|
||
|
|
#276 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
NE OLAYDI DA ONUNLA GÖRÜŞEBİLSEYDİM
Ahmed-i Nâmık-ı Câmî vefât ettikten üç gün sonra Kâdı Alâeddîn Mervezî Câm kasabasına gelmişti. Ahmed Nâmık hazretlerinin vefâtını öğrenince; "Ben ondan hadîs-i şerîf dinlemeye gelmiştim. Çünkü, onun sahîh hadîs-i şerîfler ile sahîh olmayanları birbirinden ayırabildiğini duydum. Yazık, ben onun huzûrunda bulunmaya ona hizmet etmeye kavuşamadım." diyerek üzüldü. O sırada Ahmed Nâmıkî Câmî'nin yerinde oğullarından Burhâneddîn Nasr bulunuyordu. O, Kâdı Alâeddîn'i ağırladı. Kâdı Alâeddîn, her gün bir-iki defâ Ahmed Nâmık'ın kabrine gidip, orada ağlıyordu. Yine birgün kabrin ayak ucunda oturmuştu. Bu sırada uykuya daldı ve uzun müddet öyle kaldı. Burhâneddîn Nasr üç kişiyi ona kimsenin dokunmaması için vazîfelendirdi. Kâdı Alâeddîn uyanınca, Şeyh Burhâneddîn'in kütüphânesinde bulunan hadîs-i şerîf râvilerini (rivâyet edenleri) anlatan Esânid isimli kitabı yanında buldu. Ağlayarak dergâha geldi. Burhâneddîn Nasr'a rüyâsını anlatmak istediğinde o rüyâdan haberim var demek isteyerek; "Anlatmana gerek yok." dedi. Bunun üzerine oradakilere rüyâsını şöyle anlattı: Ahmed-i Nâmıkî'nin kabri başına oturmuştum. Kendi kendime; "Ne olaydı da onunla görüşebilseydim. Birkaç hadîs-i şerîf dinleseydim. Bu fırsatı kaçırdım." diye düşünerek hem üzülüyor hem de ağlıyordum. Bu sırada bana bir ağırlık gelip, uyudum. Rüyâmda Ahmed-i Nâmıkî hazretlerini gördüm. Yüksek bir yerde oturmuştu. Yanına gidip, selâm verdim. Bana iltifât etti. O sırada oğlu Burhâneddîn Nasr yanımıza geldi. Ona; "Ey Nasr!Git Esânid isimli kitabı getir." dedi. O, kitabı getirince huzûrunda ondan pekçok hadîs okudum. Sahîh değildir dediklerine işâret koyuyordum. Okuma işi bitince; "Ben bunların gerçekten sahîh olmadığını nereden bileyim." dedim. Bunun üzerine bana; "Ben bunları sana söylerken, o sırada Resûlullah efendimizi görüyordum. Sahîh olmadığını işâret buyurduklarını sana söylüyordum, sen de işâretliyordun." buyurdu. Sonra; "Efendim! Esânid kitabını bana lutfetseniz bizim için büyük devlet olur." dedim. Ahmed-i Nâmıkî; "Ey Nasr! Esânid'i Kâdıya ver. Bizden ona yâdigâr olsun. Bize de duâ eder." buyurdu. Uykudan uyandığımda; Esânid kitabını içindeki hadîs-i şerîflerden sahîh olmayanları işâret edilmiş olarak yanımda buldum." TÖVBE BİR HAZÎNEDİR Ahmed Nâmıkî Câmî, ümmîydi gerçi fakat, Kitap yazıp herkese, ederdi çok nasihat. Tövbe etmek hakkında, buyurdu: "Ey insanlar, Büyük bir hazînedir, günahlara istigfâr. Hak teâlâ buyurdu: "Tövbe edin hepiniz, Ancak tövbe etmekle, kurtulabilirsiniz." Benim tövbe edecek, bir hâlim yoktur demek, Müslümana yakışan, bir söz olmasa gerek. Şöyle ki, rağbet etse, bir insan bu dünyâya, O, her bir nefesinde, her an girer günaha. Zîrâ Peygamberimiz, şöyle buyurmuşlardır: "Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır." Bir saatte, bin nefes, insan alıp veriyor, Bu, yirmi dört saatte, yirmi dört bin oluyor. İşte bu nefesleri, kul alırsa gafletle, Yâni sarılmış ise, dünyâya muhabbetle. Ve bir günah işleyip, üzülmüyorsa şâyet, Onun her nefesine, yazılır bir mâsiyet. Bir günde yirmi dört bin, günah eder bu ise, Demek ki tövbe etmek, ne kadar lâzım bize. Eğer tövbe edersek, şartlarına uyarak, Günahları sevaba, çevirir cenâb-ı Hak. İstiğfârın üç şartı, vardır ki onlar şudur: Birincisi, günaha, gönülden pişman olur. İkincisi, Allaha, tövbe eder diliyle, Üçüncüsü, o işi, terk eder bedeniyle. Kul, böyle hâlisâne, tövbe ederse şâyet, Hak teâlâ o kulu, eder af ve mağfiret. Yerdeki hayvanâtla, göklerdeki melekler, Onun iyiliğine, her an duâ ederler. Tövbeyi, sırf günahta, lâzım bilme kendine, İbâdet yapınca da, lâzımdır tövbe yine. İbâdeti beğenmek, olur gurur ve kibir, Bu dahî günah olup, tövbeyi gerektirir. İslâma hizmetini, bilirse kendisinden, Hemen tövbe istiğfâr, lâzım olur peşinden. Bir âlim, kendisini, gayriden bilse iyi, Bu da bir günah olup, gerektirir tövbeyi. İnsan her adımını, atarken bile hattâ, "Günah işlerim" diye, titremeli âdetâ. Köle, efendisine, hizmette etse kusûr, Ona, mükâfat değil, elbette cezâ olur. Kul da, Rabbine karşı, bir kusûr işlemekten, Korkmalı, titremeli, Cehennem'e düşmekten. Hâlis kul, bu korkuyla, geçirir günlerini, Îdâma mahkûm olmuş, biri görür kendini. İşlediği günahlar, hâtırından çıkmaz hiç, Bunun ızdırabıyle, bulamaz huzûr, sevinç Azâba yakalanmak, korku endişesiyle, Geceleri kalkarak ağlar hep göz yaşıyle. Günahım af olmazsa, ne olur hâlim acep? Diye düşünerekten, göz yaşları döker hep. O kulun bu hâline, gıpta eder melekler, Öğünür onun ile, basıp geçtiği yerler, Oturup kalkar ise, bir toprak üzerine, Diğer yerlere karşı, öğünür o da yine. Bir su veya dereden, geçtiğinde, o sular, Ederler onun için, her an tövbe istiğfâr." 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.321 2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.797 3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.189 4) Nefehât-ül-Üns; s.392 5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.980 6) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.122 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6, s.68 8) Makâmat-ı Ahmed-i Nâmık-ı Câmî (Süleymâniye Kütüphânesi Nâfiz Paşa Kısmı No: 399) 9) Sefînet-ül-Evliyâ; s.168 10) Riyâd-ül-Ârifîn; s.51 11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.2, s.243 12) Heft İklîm; No. 667 |
|
|
|
| Faydalı Linkler |
|
|
#277 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
AHMED NECİBÎ
Endülüs'te yetişen büyük velîlerden. İşbiliye'de doğdu. Doğum ve vefât târihi belli değildir. İsmi Ahmed, babasının ismi Ebû Bekr'dir. Künyesi Ebü'l-Abbâs'dır. İpek dokumacılığı yaptığı için Harrâr lakabı ile meşhûr oldu. Ahmed Necibî, tahsil çağı gelince İşbiliye'de İbn-i Âs isimli zâtın derslerini tâkib etti. Ona hizmette çok îtinâ ve gayret gösterirdi. Bu zâtın yanında büyük âlim ve velî Câfer Endülüsî'nin ismini duyuncaya kadar kaldı. Câfer Endülüsî'nin yanına gitmek üzere bir grup ile yola çıktı. Endülüs'e vardıklarında yanındakiler, Peygamberlik iddiasında bulunan İbn-ül-Mer'e ismindeki şahsı önce ziyâret etmek istediler. Ahmed Necibî; "Ben, Ebû Ahmed Câfer için geldim. Oraya gitmem." dedi. Bunun üzerine arkadaşları ona tâbi olup, o zâtın yanına gittiler. Ebû Ahmed Câfer'in bulunduğu yer çok kalabalıktı. Ayrıca hizmet ile vazîfeli bâzı kimseler vardı. Bir vazîfeli, Ahmed Necibî ve berâberindekileri Şeyh Câfer Endülüsî'nin huzûruna götürdü. Ebû Ahmed Câfer onlara baktı ve; "Çocuk hocaya defteri temiz olarak gelirse, hoca ona bir şey yazar. Fakat defteri yazılı ise hoca onun için bir şey yazmak istese nereye yazsın. Onun için böyle gelen defteri karalanmış geri döner." buyurduktan sonra tekrar onlara baktı ve; "Aynı sudan içenin mizacı, tabiatı bozulmaktan, değişmekten kurtulur. Çeşitli sulardan içenlerin mizacı ise bozulmaktan, değişmekten kurtulamaz." buyurdu. Bu sözü ile memleketlerinden çıkarken, kendisini ziyâret niyetiyle çıktıkları hâlde, daha sonra Endülüs'e geldiklerinde, peygamberlik iddiâsında bulunan o şahsı ziyâret etmek istediklerine işâret etti. Ahmed Necibî bu sözler üzerine, onların durumuna düşmekten muhâfaza ettiği için Allahü teâlâya şükretti. Sonra, Ebû Ahmed Câfer hizmet ile vazîfeli bir kişiyi çağırarak, Ahmed Necibî'yi talebelerinin olduğu yere götürmesini, diğerlerini ise geri göndermesini istedi. Ahmed Necibî'ye de; "Ey Ebü'l-Abbâs! Siz memleketinizden çıktığınızdan îtibâren Allahü teâlâ bizi sizin durumunuzdan haberdâr etti. Sizden her birinizin ne hâlde geldiğini biliyorduk." buyurdu. Ebû Ahmed Câfer'in talebeleri bir gün Ahmed Necibî'yi de aralarına alarak toplandılar. Fakat bu toplantı hocalarının emrine muhalif bir şekilde olmuştu. Bir süre sonra devletin güvenlik kuvvetleri onları yakalayıp götürmeye başladı. Şehirde onların yakalanmalarını duymayan kalmamıştı. Her taraf bu haberle çalkalanıyordu. Bu fitneye talebelerin emre aykırı şekilde toplanmaları sebeb olmuştu. Bu sırada Ahmed Necibî'ye yeşil elbiseli bir zât; "Kendini kurtar." dedi. O da doğruca şehrin câmisine gitti. Bu sırada arkadaşlarına yardım etmeden, kendisini kurtardığı için büyük bir mahcûbiyet içerisinde iken, hocasının bir hizmetçisi yanına gelip, onu Ebû Ahmed Câfer'in huzûruna götürdü. Diğer arkadaşları da oradaydı. Hocaları, Ahmed Necibî'yi işâret ederek; "Niçin bunun gibi yapmadınız." diye sordu. Sonra hocalarının huzurlarından ayrıldılar. İki gün sonra hocası Ahmed Necibî'yi huzûruna çağırıp, ona teveccühle mânen yüksek derecelere kavuşturduktan sonra icâzet, diploma verdi ve memleketine gönderdi. Ahmed Necibî, hocasının huzûrundan ayrılıp, memleketine döndü. Allahü teâlânın izni ile mânâ âlemini görüyordu. Ahmed Necibî, İşbiliye'de bir müddet kaldıktan sonra, Mısır'a gitmek için yola çıktı. Mısır'da iken büyük bir kıtlık ve vebâ olmuştu. Ahmed Necibî, yolda giderken açlıktan süt çocuklarının öldüklerini gördü. "Yâ Rabbî! Bu hâl çok acı." diye niyâzda bulundu. Bunun üzerine; "Ey kulum! Sana bir zarar verdim mi?" diye bir ses işitti. "Hayır!" cevabını verince; "Bu hale îtirâz etme. Ölen çocuklar veled-i zinâdır. Halktan ölenler ise, benim emirlerime uymayıp yasaklarımdan sakınmayanlardır. Bunun için onları cezâlandırdım. Bu hususta kalbinde bir sıkıntı keder olmasın." dedi ve ses kayboldu. Bunun üzerine halkın o hâli sebebiyle üzüntüden kurtuldu. |
|
|
|
|
|
#278 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Yine Mısır'da bulunduğu sırada, ibâdet ve zikir ile meşgûl olurdu. Geceleri Cebcîne denilen kabristâna giderdi. Bu sırada Allahü teâlâ ona, kabirdekilerin hâllerini gösterirdi. Azap içerisinde olanlar ile, nîmet ve mükâfât içerisinde bulunanları görürdü.
Ebü'l-Abbâs hazretleri Mısır'da vefât etti. Birçok Sahâbe ve Tâbiîn kabirlerinin bulunduğu Benî Kende kabristânına defnedildi. HENÜZ SENİN VAKTİN GELMEDİ Ahmed Necibî bir gün İşbiliye'de iken rahatsızlandı. Sırt üstü uzandığında, âniden yeşil, beyaz ve kırmızı renkte büyük kuşlar gördü. Hepsinin kanatları bir anda inip kalkıyordu. Yine bâzı şahıslar gördü. Ellerinde hediyelerle dolu tabaklar vardı. O anda hâtırına tabaklardaki hediyelerin ölüm hediyeleri olduğu geldi. O şahıslardan birisi ona; "Henüz senin vaktin gelmedi. Bunlar, vakti gelmiş müminlere âit hediyelerdir." dedi. Kayboluncaya kadar onları seyretti. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.300 |
|
|
|
|
|
#279 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
AHMED NÛBÂNÎ
Kudüs'te yetişen büyük velîlerden. İsmi Ahmed bin Abdullah Nûbânî'dir. Evliyânın şâhı Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin neslindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. Güzel hâlleri ve kerâmetleriyle tanındı. 1904 (H.1322) senesi Kudüs yakınındaki Mezra' köyünde vefât etti. Ahmed Nûbânî, velî olan bir ana baba ve dede elinde yetişti. Nûbânî âilesinin Kudüs'te şöhret ve îtibârı çoktu. Büyük dedesi Şeyh Nûbânî evliyânın büyüklerinden ve kerâmetleri görülmüş bir zâttı. Ahmed Nûbânî de ceddinin güzel ahlâk ve edebi üzere yürüdü. Ümmîydi. Lâkin bütün ilimlerde kendisine sorulan soruları cevaplandırırdı. Bilhassa tıp ilminde pek mâhirdi. Yûsuf Nebhânî anlatır: Bir gün Ahmed Nûbânî hazretleri yanıma gemişti. O esnâda Muhammed Bekrî'den gelen bir mektubu okuyacaktım. Latîfe olarak ona; "Efendim bilin bakalım bu yazıdaki şiir kime âittir?" dedim. Lâkin şiiri kendisine okumamıştım. Hemen cevap vermeyip düşündü. Ben de ona hemen cevap vermesi için ısrar ettim. Bana dönüp; "Bekrî hazretlerine âittir." buyurdu. "Hangisi?" dedim. "MemleketiMısır, ismi Muhammed Bekrî." buyurdu. Ben Şamlı Mustafa Bekrî hazretlerini söyleyecek sanmıştım. Kendisine sorulan hastalıklar için ilâç tavsiye eder, Allahü teâlânın izniyle bu ilaçlar o hastalığa iyi gelir, hasta şifâ bulurdu. Aynı ilâcı başkası tavsiye etse, şifâsı görülmezdi. Ahmed Nûbânî hazretleri bir zaman Mescid-i Aksâ'nın tenhâ bir yerinde ibâdetle meşgûl olur, Allahü teâlânın isimlerini anar, sonra oturduğu yere giderdi. Bir zaman rüyâsında bir nehir kenarındaki ovada akşam namazını kıldığını gördü. O esnâda bir kuş gelip omuzuna kondu. Gagasını onun sağ kulağına yaklaştırıp üç defâ; "Sübhanallah-il-Melik-il-hallâk." dedi ve uçtu. Bundan sonra kendisine gâipten bir haber, bir hastalık için bir ilâç veya bir ihtiyâç için çâre sorulduğunda bu kuş görülmeden gelir, kulağına eğilip cevâbını söyler; "Bu işi şöyle yap, bu hastalık için ilâç şöyle." derdi. |
|
|
|
|
|
#280 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Şeyh Muhyiddîn ibni Hac anlatır:
Bir zaman hocam Şeyh Ali Nûreddîn Yeşrûtî'nin yanında idim. O esnâda içeri Ahmed Nûbânî hazretleri geldi. Bir müddet görüştükten sonra hocam ona; "Ben Havran taraflarında iken Hızır aleyhisselâm ile görüşmüştüm. Sana selâm söylememi tenbih etti. Onun bu selâmını size tebliğ ediyorum." dedi, sonra ona çok ikrâm ve hürmette bulundu. NASÎBİN BU KADAR Bir gün birisi huzûruna gelip geçim darlığından şikâyet etti ve vazîfe talebinde bulundu. Ona; "Yakında şu kadar maaşla sana bir vazîfe çıkar." buyurdu. "Efendim âile efrâdım kalabalık bu söylediğiniz maaş da bize kâfi gelmez." dedi. Bunun üzerine; "Boşuna yorulma senin nasîbin bundan ileri gitmez." buyurdu. Üç gün geçmedi, şehrin vâlisi bu muhtaç kişiye haber gönderip Ahmed Nûbânî hazretlerinin söylediği kadar bir maaşla memur tâyin ettiğini bildirdi. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.351 |
|
|
|
|
|
#281 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
AHMED BİN OSMAN ŞERNÛBÎ
On altıncı yüzyılda yaşayan evliyâdan. İsmi Ahmed bin Osman'dır. Künyesi Ebü'l-Abbâs, lakâbı Şihâbüddîn'dir. Nesebi hazret-i Ali'ye ulaşır. Tarîkat silsilesi ise Şeyh Muhammed Şehâdî vâsıtasıyla Seyyid İbrâhim Burhâneddîn Düsûkî'ye dayanır. Mısır'ın Şernûb kasabasında doğduğu için Şernûbî nisbesiyle bilinir. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Antalya civârında bir yerde vefât etti. Orada defnedildi. Şernûb'da doğup büyüyen Ahmed bin Osman hazretleri, yedi yaşında koyunları otlatırken, ilâhî bir cezbeye kapıldı. İçine Allahü teâlânın aşkı düşüp gece-gündüz ibâdetle meşgûl olmaya başladı. Annesinin vefâtından sonra Mekke-i mükerremeye gitti. Yedi yıl orada kalıp âlimlerle velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Hac ibâdetini îfâ edip, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Yedi sene müddetle Mekke'de kaldı. Sonra 1538 (H.945) senesinde memleketi olan Şernûb'a döndü. Demenhûr'a giderek ibâdetle meşgûl oldu. Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona; "Ey Ahmed! İstanbul'da Şeyh Nûreddîn'e git, ondan tasavvuf ilmini öğren. Zîrâ kendisi bu zamanda âriflerin reisidir." buyurdu. Bu emir üzerine İstanbul'a giden Ahmed bin Osman Şernûbî hazretleri Şeyh Nûreddîn'in huzûruna vardı. Evliyâ bir zât olan Şeyh Nûreddîn onu görünce; "Merhaba ey Peygamber efendimizin emri ile gelen kimse! Merhaba ey derviş oğlu derviş!" buyurdu. Şeyh Nûreddîn'in iltifât ve ihsânlarına kavuşan Ahmed bin Osman Şernûbî ona talebe oldu. Sohbet ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Bir müddet sonra hocası ona Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara anlatmak husûsunda icazet, diploma ve hilâfet vererek memleketine gönderdi. İnsanların kurtuluşa ermelerini sağlamak husûsunda gayret gösterdi. Pekçok kimse onun sohbetlerinde bulunarak istifâde etti. Bir müddet sonra talebelerinden birkaç kişi ile birlikte İstanbul'a gitmek üzere yola çıktı. Mısır'ın Dimyat iskelesinden bir gemiye bindi. Günler süren bir yolculuktan sonra Antalya civârında bir yere çıktılar. Bu sırada ağır hastalığa tutulan Ahmed bin Osman Şernûbî arada on üç gün kadar iyileşti. Yolculuk esnasında uğradığı köy ve kasabalardaki insanlara vâz ve sohbetleriyle çok faydalı oldu. Zikir ve ibâdetle meşgûl iken vefât etti. O sabah erkenden vefât ettiği beldedeki câminin imâmı, Şeyh Ahmed bin Osman Şernûbî'nin vefât ettiği eve giderek; "Vefât eden Şeyh'in gaslini, yıkamasını ben yapacağım. Çünkü dün gece rüyâmda Fahr-i kâinât efendimiz böyle emir buyurdu." dedi. Cenazesini yıkayıp namazını kıldıktan sonra, câmi yakınında bir yere defnettiler. Kendisi âlim, fazîletli ve güzel ahlâklı bir zât olan Ahmed bin Osman Şernûbî'nin birçok kerâmetleri de görülmüştü. Pekçok mürîd ve halîfeleri vardı. Bunların en meşhûrları, zamanının en meşhûr âlim ve velîlerinden Şeyh Nâsırüddîn İbrâhim Lekânî ve Şeyh Muhammed Bülkînî hazretleriydi. Şernûbî hazretlerinin Tabakat-ı Evliyâ adlı eseri dünyâca meşhurdur. 1) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; c.1, s.241 |
|
|
|
|
|
#282 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
AHMED BİN ÖMER ZEYLA'Î
Evliyanın büyüklerinden. İsmi Ahmed bin Ömer Zeyla'î el-Akîlî el-Hâşimî olup künyesi Ebü'l-Abbâs'dır. Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib'in oğlu Ukayl'ın soyundandır. Kızıldeniz sâhilindeki Vâdiyi Mûr'daki Mahmûl köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Nefsini terbiye husûsunda herkesten ilerideydi. Çok ibâdet ederdi. Kendisine âriflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların sultanı lakabı verildi. 1307 (H.707) senesi Kızıldeniz sâhilindeki Luhayye kasabasında vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir. Ahmed bin Ömer, on yedi yaşında kendi köyünden ayrılıp Luhayye kasabasına yerleşti. Oradaki sâlih zâtlardan ilim ve edeb öğrendi. Uzun zaman bir şey yemez içmez, ibâdetle meşgul olurdu. Çok ibadet etmesi sebebiyle Allahü teâlâ kalp gözünü açtı. Mânevî derecelere yükseldi. Evliyâlık makâmı verildi. Kerâmetleri görüldü. İnsanlar dört bir yandan sohbetine koştular. Ahmed bin Ömer hazretleri doğum yeri olan Mahmûl ile yerleştiği Luhayye kasabasında birer dergâh açtı. Hak âşıkları buralarda toplanıp sohbetinde dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşturan bilgileri öğrendiler. Yemen'de Huleb Vâdisi insanları Ahmed bin Ömer hazretlerinin sohbetine sık sık devâm ettiklerinden, bunları çok sever ve ziyâretlerine giderdi. Bu ziyâretlerden dolayı samîmiyetleri ve birbirlerine sevgileri çok artmıştı. Ahmed bin Ömer, bir keresinde onları ziyârete geldi. O sırada Huleb Vâdisi halkı, kuraklıktan çok sınkıntıya düşmüşlerdi. Yağmur yağması için duâ etmesini istediler ve çok yalvardılar. Talebelerinden birisine; "Vâdinin başına git veFakîh Ahmed sana, Allahü teâlânın izniyle hemen ak diyor, diye söyle!" dedi. Talebe de aynısını yaptı. O saatten îtibaren Allahü teâlânın bir ihsânı olarak vâdiden sular akmaya başladı. Bir gün Ahmed bin Ömer hazretlerinin dergâhına birkaç kişi geldi. Beraberlerinde, nezr ettikleri bir mikdâr altını getirip Ahmed bin Ömer hazretlerinin önüne koydular. Ahmed bin Ömer hazretleri onları teker teker çevirip baktı sonra üç tanesini ayırıp gelenlerden birine geri verdi. Daha sonra on altı altını ayırıp diğer birine verdi. Sonra da hizmetçisine emredip kalanları almasını söyledi. Orada bulunanlar kendisine üç altını geri çevrilen kişiye bunun sebebini sordular. O da; "Bunlar benim değildir. Bunları yetimleri himâye eden birisi gönderdi. Ahmed bin Ömer hazretleri Allahü teâlânın izni ile anlayıp ondan bir şey kabul etmedi. Ona âit altınları benim getirdiklerim arasından ayırdı. Bunlar aynısıyla ona aittirler." dedi. Oradakiler bu defâ kendisine on altı altın geri verilen kişiye sebebini sordular. O da şöyle anlattı: "Bunlar Semiyyîn denilen kabîleden birisine âittir. Bunun atı hastalandı. İyi olursa Ahmed bin Ömer hazretlerine on altı dirhem vermeyi adadı. Neticede atı iyi oldu. Kabîlesi yağmacılıkla meşhur olduğundan kendisini kabul etmeyeceğinden çekinip benimle gönderdi. Ben de kendi nezr paramın arasına katıp getirdim. Ahmed bin Ömer hazretleri altınlar içerisinden onunkileri de ayırıp kabul etmedi. İşte bunlar aynen ona âid olan altınlardır. Oradakiler bu velî zâtın kerâmetini anlayıp ona daha çok bağlandılar. Ahmed bin Ömer hazretleri, oğlu Îsâ doğduğu zaman, önce ağladı, sonra da gülmeye başladı. Bu durumundan kendisine sorulunca buyurdu ki: "Onun boğularak öleceği bana bildirildi. Bunun için ağladım. Sonra, onun bir oğlu olacağı ve başlangıcının benim sonum gibi olacağı bildirildi. Buna da güldüm." Söylediği gibi de oldu. Oğlu Îsâ suda boğuldu. Onun oğlu Muhammed bin Îsâ ise âlim ve velî oldu. Şöhreti her yere yayıldı. |
|
|
|
|
|
#283 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Ahmed bin Ömer hazretlerinin torunları da ilâhî aşka tutulmuş kimselerdi. Torunlarından oğlunun oğlu Ahmed bin İbrâhim için dedi ki: "Benim bu oğlum, yüksek bir vecd, aşk-ı ilâhî hâline sâhip bir kimse olacak ve o vecdin içinde iken vefât edecektir." Bahsettiği bu torunu, böyle olup, vecd hâlinin en yüksek derecesine ulaştı. İlâhî aşk, kendisini o kadar çok kaplardı ki, bâzan düşüp bayılırdı. Bir keresinde, ilâhî aşkı terennüm eden bir kasîdenin ilk beytini duyar duymaz vecde gelip bayıldı. Baktılar ki, vefât etmişti.
Ahmed bin Ömer Zeyla'î'nin birçok eseri vardır. Bunlardan; Semeret-ül-Hakîka ve Mürşid-ül-Mesâlik ilâ Evdâh-it-Tarîka meşhurdur. BARDAKTAN BOŞALIR GİBİ... Bir keresinde Luhayye kasabasından Mahmûl'e geldi. Halk etrafına toplanıp kendisine kuraklıktan şikayet ettiler. O esnâda yanına bir hayvan geldi ve yalvarırcasına bir takım sesler çıkarmaya başladı. Ahmed bin Ömer hazretleri bu durum karşısında derhâl Mahmûl mescidine girdi. Allahü teâlâya duâ edip; "Ey Mikâil aleyhisselâm!" diye seslendi. O esnâda sıcağın harâretine rağmen her taraftan gökyüzünde bulutlar toplanıp bardaktan boşalır gibi yağmur yağmaya başladı. Kuraklık geçti. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.317 2) Tabakât-ül-Havâs; s.22-24 3) El-A'lâm; c.1, s.186 4) Mu'cem-ul-Müellifîn; c.2, s.31 5) Nüzhet-ül-Celîs; c.2, s.282 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.360 |
|
|
|
|
|
#284 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
AHMED RAÛFÎ
İstanbul'da yetişen evliyânın büyüklerinden ve seyyiddir. 1653 (H.1063) senesinde İstanbul'da doğdu. Seyyid Ahmed Efendi, asrının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra, Üsküdar Kapı Ağası Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Bu sırada tutulduğu bir hâl, onu mürşid-i kâmil aramaya sevketti. Selâmsız semtindeki bir dergâhın şeyhi olan Ali Efendi ile karşılaşıp, ona talebe oldu. Ali Efendiden tasavvuf yolunun edebini öğrendikten sonra, Doğancılar'da Koca Sinan Paşa Câmii yakınında bulunan evinde talebe yetiştirmeye başladı. Sultan Üçüncü Osman kendisini sık sık ziyâret edip duâsını alırdı. Yetiştirdiği talebelerden bâzıları; Hafız Muhammed Efendi, Şeyh İsmâil Efendi, Şeyh Kirişçi, Şeyh Arabî İsmâil, Şeyh HasanHalîfe ve Şeyh Süleymân Halîfe'dir. 1757 (H.1171) senesinde Üsküdar'da vefât etti ve Koca Sinan Paşa Câmii bahçesine defn edildi. Seyyid Ahmed Efendi Halvetiyye yolunun büyüklerindendir. İlim ve irfân bakımından pek yüksekti. Şöhretten çok sakınır, uzleti çok severdi. Raûfî mahlası ile şiir ve ilâhîler yazan Ahmed Raûfî'nin Kurret-ül-Uyûn isimli bir eseri ve bir dîvânı vardır. Dîvânı basılmıştır. YA HAYIR SÖYLE YÂHUT SUS! Ahmed Raûfî, sohbetlerinde büyüklerden nakille buyururdu ki: Câbir radıyallahü anhın bildirdiği hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Zikrin en fazîletlisi lâ ilâhe illallahdır." Bâzı âlimler, en fazîletli zikrin Lâ ilâhe illallah olduğunu gösteren Kur'ân-ı kerîmden yetmiş âyet-i kerîme bildirdiler. Çünkü bu mübârek sözde Allahü teâlânın birliği, ilâhlığın Allahü teâlâya mahsus olduğu, O'ndan başkasının ilâh olamayacağı isbat edilmektedir. Îmân, bunun mânâsına inanmakla olur. Bu husûsiyetler, başka kelimelerde ve başka zikirlerde yoktur. Ebü'l-Fadl Cevherî şöyle bildirir: Cennet ehli Cennet'e girdiklerinde, Cennet nehirlerinin, ağaçlarının ve Cennet içindeki şeylerin hepsinin, lâ ilâhe illallah dediklerini işitirler. Onların bâzısı bâzısına, bu kelimeden biz dünyâda iken gâfildik, derler. Mûsâ aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Bana bir kelime öğret ki, seni onunla anayım, yâhut onunla sana duâ edeyim." dedi. Allahü teâlâ; "Ey Mûsâ! Lâ ilâhe illallah de." buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Bu kelimeyi bütün kulların söylüyor. Ben bana mahsus bir şey istiyorum." dedi. Allahü teâlâ; "Ey Mûsâ! Yedi kat gökler, yedi kat yerler, bir kefeye konsa, lâ ilâhe illallah mübârek sözü bir kefeye konsa bu daha ağır gelir." buyurdu. |
|
|
|