|
||
|
|
#351 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
Alâeddîn Âbizî, birgün hastalanmıştı. Hastalığın tesiri ile öyle hâlsizleşti ki, tâkati kesildi. Yanındakiler o gece vefât edeceğini zannettiler. Hastalığının verdiği şiddetli elem ile kendinden geçmiş olan Alâeddîn Âbizî, o hâlde uyuyakaldı. Rüyâsında hocası Sa'deddîn hazretlerini gördü. Hocası, "Bismillâhi Hasbiyallahü, Tevekkeltü alellahi Va'tesamtü billâhi fevvadtü emrî ilallâhi Mâşâallahü Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" duâsını öğretti. Bu duâyı okuyarak uyandı. Bu duânın bereketi ile, üzerinde hastalıktan hiç bir eser kalmadığını hissetti. Abdest alıp, gâyet dinç ve rahat olarak sabah namazını kıldı.
Alâeddîn Âbizî, Mekke-i mükerremeye gitti ve zamânın önde gelen velîlerinden Abdülkebir-i Yemenî ile görüşüp sohbet etti. Birgün Abdülkâdir-i Yemenî ona; "Zulüm nedir?" diye sorunca; "Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka bir yerde kullanmaktır." cevâbını verdi. "Peki zikir nedir?" diye sorunca da; "La ilâhe illallah kelime-i tevhîdini söylemektir." dedi. Alâeddîn Âbizî, Abdülkebîr-i Yemenî'nin yanında bir müddet kaldıktan sonra, hocası Sa'deddîn-i Kaşgârî'nin yanına döndü. Onun sohbetlerinde bulundu. İyice olgunlaştı. Onun vefâtından sonra da, Mevlânâ Abdürrahmân Câmî hazretlerinin sohbetlerine devâm etti. Mevlânâ Câmî, bu kıymetli talebesini çok sever, onun yaratılışını; temiz, pâk bir toprağa benzetirdi. Mevlânâ Alâeddîn Âbizî, tasavvuf yolunda yetişip kemâle geldikten sonra, medreselerde, tekkelerde talebe okutup ders verecek yerde, küçük çocukları okutmaya başladı. Böylece büyüklük ve yükseklik hâllerini gizler, kendisini setrederdi. Kendisi şöyle anlatır: "Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri Herat'ı teşrif ettiği zaman, ona olan hürmet ve muhabbetlerimi arzetmek üzere ziyâretine gittim. Bana; "Kimsiniz? Ne ile meşgûlsünüz?" diye sordu. "Efendim, Mevlânâ Sa'deddîn-i Kaşgârî'nin fukarâsından bir fakîrim. (Talebesiyim diyemediği için bu ifâdeyi kullanmaktadır.) Küçük talebelere muallimlik yapıyorum." dedim. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri: "Mektep hocalığı, muallimlik yapmak büyük ve kıymetli bir iştir. Onun birçok faydaları vardır." buyurup, bundan sonra hocam Sa'düddîn-i Kaşgârî'nin üstünlüklerinden anlattı. Aralarındaki muhabbet ve yakınlığı bildirip, bana teveccühde bulundu." Alâeddîn Âbizî hazretlerinin büyük oğlu Gıyâseddîn anlatır: "Bir yaz günü, yatsı namazından sonra, uyumak üzere odama çekilmiştim.Gökte ay yükselmiş, ortalık ay ışığı ile aydınlanmıştı. Evimizin bitişiğinde bir ev vardı ve içi bomboş görünüyordu. O evde, kimsecikler yoktu. Bir ara bu evden bâzı sesler geldiğini hissettim. Merakla, bir kenardan evin içine baktım. İçeride, gölge hâlinde, karşılıklı oturan bir erkekle bir kadının konuştuklarını gördüm. Sonra gelip yatağıma yattım, uyudum. Sabahleyin namazdan sonra, babam bana; "Evlâdım! Komşu evine bakıp içindekileri seyretmek câiz değildir. Yandaki evden duyulan sesin ne olduğunu araştırmak ve anlamaya çalışmak senin vazifen değil ki!" buyurdu." Mevlânâ Alâeddîn hazretleri, sohbetlerinde kendinden bir şey söylemez, daha çok hocalarından ve diğer büyüklerden naklederek konuşurdu. Kendisine dervişlikten sorulduğunda buyurdu ki: "Size mezarda faydası olmayacak her şeyle alâkanızı kesiniz. Dervişlik, elenmiş ve üzerine hafif su dökülmüş toprağa benzer. Ne üzerine basanın ayağını incitir, ne de o ayağa toz bulaştırır. Bu târif, dervişliğin kendisinin değil, sıfatının târifidir. Hakîkatte dervişlik, her zaman ve her işinde Allahü teâlâyı unutmamaktır." Talebeye lâzım olan edeb nedir? denildiğinde; "Talebeye üç şey çok lâzımdır: Birincisi; her an abdestli bulunmak. İkincisi; bulunduğu hâli çok iyi korumak. Üçüncüsü de; yiyip içtiğinin helalden olmasına dikkat etmektir." buyurdu. "Zâhirî ve bâtınî bütün saâdetlerin, rahatlıkların hepsi, Resûlullah efendimize tâbi olmakla ele geçer. O'na uymak nisbeti ne ise, huzûr ve saâdet de o nisbettedir. Bu yolda ilerlemek, kâbiliyet, gayret ve isteğin bir araya gelmesiyle mümkündür." buyurdu. Kulluk hakkında da: "İnsanoğluna verilen mükellefiyet ve mes'ûliyet, mahlûklardan hiçbirine verilmemiştir. İnsanın, bâzı ibâdet ve tâatları yapmasıyla iş bitmez. Bunlarla berâber, kulluğa sımsıkı sarılmak, söz söylemekte, yemek yemekte, hattâ etrâfına bakınmakta fevkalâde dikkati gerektirir. Çünkü, her söz ve hareketinden mes'ûldür, hepsinden Allahü teâlâya hesap verecektir." Sık sık şöyle derdi: "Allahü teâlâdan gâfil olmayan, O'nu unutmayan Cennet'tedir." "İçinde hakîkî aşk acısı bulanmayan kimseye, bu yolda ilerlemek nasîb olmaz." "Allahü teâlânın velî kulları, meclislerinde bulunan kimseleri mânevî yönden faydalandırırlar." "Ağzına helva veren kimse ile, ensene tokat atan kimse arasında, fark gözettiğin müddetçe, îmânın kemâle gelmiş değildir." |
|
|
|
| Faydalı Linkler |
|
|
#352 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
İKİ TARAFI KESKİN KILIÇ
"Birgün Alâeddîn Âbizî'nin gönlünden; "Allah adamlarına dil uzatanlar niçin helâk olurlar?" düşüncesi geçti. Bu düşünceler içinde iken sohbet ettiği Abdülkebîr-i Yemenî hazretleri onun bu hâlini anlayıp; "Ey Alâeddîn kardeşim! İki tarafı çok keskin olan bir kılıcı, kabzasından duvara sağlam bir şekilde yerleştirseler, gâfil bir kimse de süratle gelerek o kılıca kendisini çarpsa ve boynu kopsa, o kılıcın ne kabahati vardır. Evliyâ çekilmiş kılıç gibidir. Ona çarpan helâk olur. Evliyâya dil uzatan, o kılıca çarpan kimse gibidir. Evliyâya dil uzatan, sıkıntı veren kimseyi evliyâ affetse bile, Allahü teâlâ affetmez ve cezâsını mutlakâ verir." buyurdu. 1) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Arabî); s.137 2) Reşehât Ayn-ül-Hayât (Osmanlıca); s.258 3) Nesâyim-ül Mehabbe; s.398 |
|
|
|
|
|
#353 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
ALÂEDDÎN ALİ ERDEBİLÎ
Celvetî yolu büyüklerinden. İsmi Alâeddîn Ali bin Sadreddîn Erdebilî'dir. İran'ın Erdebil bölgesinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası gibi ilim ve fazîlet sâhibi idi. 1429 (H.833) senesi Kudüs'te vefât etti. Oraya defnedildi. Kabri ziyâret mahallidir. Alâeddîn Ali, Celvetî yolu büyüklerinden olan babasının terbiyesinde yetişti. Vefâtından sonra da onun yerine geçti. Babasının ve dedesinin Celvetiyye yolunun büyüklerinden olmaları ve böyle tanınmaları sebebiyle büyük bir îtibâra kavuştu. İslâm âlimlerine ve evliyâya hürmeti ve hizmetiyle tanınan Tîmûr Han, köyleriyle birlikte Erdebil bölgesinin Şeyh Alâeddîn Ali'ye verilmesini emretti ve bu arâzide her türlü kayıttan âzâde olarak âdetâ müstakil hareket etme hakkını tanıdı. Tîmûr Han, Anadolu seferinden dönüşte sayıları 30.000'e varan bir Türkmen grubunu berâberinde getirmişti. Alâeddîn Ali hazretleri bunların serbest bırakılmasını Tîmûr Handan ricâ etti. O da kabûl edip bunları serbest bıraktı. Bunların hepsi Alâeddîn Ali hazretlerinin talebesi oldular. Türkmenlerin bir kısmı Erdebil'e yerleşti. Diğer bir kısmı da Anadolu'ya döndüler. Erdebil'de kalıp bir mahalle teşkil eden Anadolu Türkmenleri, "Sûfiyân-ı Rumlu" adını taşıdılar. Tîmûr Hanın oğlu Şahruh da, 1444 senesinde Karakoyunlu hükümdârı Kara Yûsuf'a karşı 1412 senesi Mart ayı başındaki seferinde Erdebil'e gelip Şeyh Alâeddîn Ali hazretlerinin duâsını aldı. Alâeddîn Ali hazretlerinin serbest bıraktırdığı, Anadolu Türkmenlerinden olan talebeleri, güzel hizmetleri sebebiyle, Bursa'daki Osmanlı pâdişâhlarından her yıl "Çerağ akçesi" adı altında kıymetli hediyeler aldılar. Alâeddîn Ali Erdebilî'nin yetiştirdiği talebelerinin en üstünü Şeyh Hamîdeddîn Aksârâyî hazretleri oldu. İlme ve tahsîle doymayan Hamîdeddîn birçok yerler dolaştıktan sonra Tebriz'e, oradan da Hoy şehrine gelerek Alâeddîn Ali hazretlerinin sohbetlerine katıldı. Aradığını bulmanın sevinciyle; Ey sonsuz nûr hazînesi zât, kendin gibi bizi de aydınlat. Bizim değersiz bakırımızı bakış iksîrinle altın yap. Sen can cevherinin denizisin, bizi de cevher kıl. diyerek kendinden geçti. Kendine geldikten sonra da; "Esâsen benim bir şey söylememe lüzum yok. Sen gizli sırları bilirsin. Ey hâcetlerimize dâimâ sığınak olan sen! Biz hatâ edip yolumuzu şaşırdık." dedi. Alâeddîn Ali hazretleri, Hamîdeddîn'in iyi niyetle geldiğini ve muhabbet nûrunun onda parladığını görerek alnından öperek gönlünü aldı. Hamîdeddîn de; "Ey Hakk'ın nûru! "Ey sabır kurtuluşun anahtarıdır" sözünün sâhibi olan zât! Her sorunun cevâbı senin yüzünden alınmakta ve öğrenilmektedir. Her zorluk seninle halledilmekte ve her müşkül seninle yenilmektedir. Sen gönlümüzde olan her şeyin tercümanısın. Ayağı çamura batanın sen elinden tutarsın." dedi. Birbirleriyle bir zaman görüşüp konuştular. Daha sonra diğer dervişlerin toplanmasıyla sohbet ve zikre başlandı. Dervişler ilâhî muhabbet içinde kendilerinden geçmiş olarak dağıldılar. Alâeddîn Ali hazretleri; "Herkes gitti. Acaba kalan oldu mu?" diye sordu. Bir de baktılar ki, Hamîdeddîn bir köşede kendinden geçmiş, mum karşısındaki pervâne gibi yanmış bir hâlde duruyordu. Ona dokunduklarında şöyle dedi: "Aşk elinden yandı cânım, ey Ali senden meded! Ben garîb-i bî nevâyım, ey Ali senden meded! Sen bana lutf ü keremle derdime bir çâre kıl! Şâhsın sen; ben gedâyım (dilenciyim), ey Ali senden meded!" Hamîdeddîn bunları söyledikten sonra, hocası Alâeddîn hazretlerinin ayaklarına kapandı. O da onu kucakladı ve; "Git Hakk'ın emrine canla başla tâzim et, hürmet göster ve halka müşfik davranıp onlara şefkat öğret. Bizim sırrımızı bildiğin için ona göre hareket et. Dervişlerle, âşık ve âriflerle, hakkı bilenlerle dost ol." buyurdu. |
|
|
|
|
|
#354 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
Alâeddîn Ali hazretleri, Hamîdeddîn'e icâzet, diploma verdi ve Anadolu'ya gitmesini söyledi. O bu emre uyarak, yola çıktı. O sırada fitneciler; Hamîdeddîn, İran'daki sırları Anadolu'ya götürüyor diye ileri geri konuşmaya başladılar. Bunun üzerine Alâeddîn Ali hazretleri, yakınlarına;
"Hamîdeddîn'in arkasından bakın. Gözden kayboluncaya kadar bakın. Eğer arkasına dönüp bakarsa, korkulacak bir şey yoktur." buyurdu. Oradakiler onun peşine düştüler. Tam gözden kaybolacağına yakın bir sırada, Hamîdeddîn dönüp arkasına baktı. Bu hareketini iki defâ tekrarladı. Gidenler onun bu hâlini görüp haber verdiler. Herkes eski düşüncelerinden kurtulup, râhata kavuştu. Alâeddîn Ali hazretleri daha sonraları Kudüs'e gitti. Çok geçmeden de vefât etti.Celvetiyye yolu, Alâeddîn Ali hazretlerinden sonra Şeyh Şah diye bilinen oğlu İbrâhim tarafından devâm ettirildi. 1) Silsile-i İsmâil Hakkı; s.69 2) Azîz Mahmûd Hüdâî; s.159 3) Gönül Meyveleri; s.248-249 |
|
|
|
|
|
#355 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
ALÂEDDÎN ALİ ESVED KARAHİSÂRÎ (Kara Hoca)
Velî ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Asıl ismi Ali bin Ömer'dir. Alâeddîn ve Esved lakabları verildi. Kara Hoca diye meşhûr oldu. Afyonkarahisar taraflarından olduğu için Karahisârî nisbet edildi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1397 (H.800)'de İznik'te vefât etti. İlk tahsîlini memleketi olan Karahisar'da yapan Alâeddîn Ali, daha sonra İran taraflarına gitti. Oradaki âlimlerden ve eserlerinden istifâde etti. Bilhassa Fahrüddîn-i Râzî hazretlerinin talebeleri ile yakın irtibâtı oldu. Hadîs-i şerîf, tefsîr ve fıkıh ilimlerinde yükseldi. Cemâleddîn Aksarâyî'nin ilminden de istifâde etti. Tasavvuf yolunda ilerledi. Tahsilini tamamlayıp, memleketine döndü. İznik şehrini fetheden Osmanlı Sultanı Orhan Gâzi tarafından kendisine İznik'teki bir câmide hatîblik vazifesi verildi. Böylece halkın dînî meselelerini çözmeye ve onlara vâz ve nasîhatlerde bulunmaya başladı. Daha sonra İznik medresesi müderrisi Molla Tâceddîn'in vefâtı üzerine Sultan Orhan Gâzi bu göreve Alâeddîn Esved hazretlerini getirdi. Alâeddîn Esved hazretleri burada yıllarca Osmanlı ülkesinin, dört bir yanından gelen talebelere ilim öğretti. Kendisinden ders alan pekçok talebe, ilim sâhibi kimseler olup, Osmanlı şehirlerinde kâdılık yaptılar. İçlerinden Şemseddîn Fenârî gibi şeyhülislâmlar yetişti. Bunlar arasından yetişen kâdılar meşhûr oldu. Târihe "Osmanlı kâdısı" mührünü vurdular. O kâdıların huzûrlarına pâdişâhlar bile edeple çıkar, karşılarında ayakta dururlardı. Alâeddîn Esved, Osmanlının namlı Kara Hoca'sı, Osmanlı Devletinin temellerini sağlamlaştırıp, askerî ve mâlî teşkilâtlarını kuran, evlât ve torunlarının da, yüz elli yıl devlete en üst seviyede hizmet etmesine vesîle olan Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşayı da yetiştirdi. Osmanlı Sultanı Orhan Gâzi, Kara Hoca'nın evine gelip, talebelerinden birini, kendisine yardımcı olmak için vermesini isteyince, Çandarlı Kara Halîl'i verdi. Bu hâdise şöyle cereyân etti: Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved'in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı. Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp; "Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, merâmını arzetti. Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâeddîn Esved diye anılan Kara Hoca'nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl'i Sultan Orhan Gâzi'ye verdi. Kara Halîl de, "Memur, mâzûrdur" hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi. |
|
|
|
|
|
#356 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
Kara Hoca Alâeddîn Esved Karahisârî, sâlih ameller işledi. Allahü teâlânın nice sevgili kullarını gördü. Gecesini gündüzünü ibâdet ve ilimle geçirdi. İnsanlara hizmet etti. Herkese karşı merhametli oldu. İsteyeni geri çevirmedi. Kimseye kötü muâmele yapmadı. Herkese nasîhat etti. İnsanların doğru yolu öğrenip, Allahü teâlâya hakîkî kul olmaları için çalıştı. Her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapar, her sözünü O'nun emrine uygun söylerdi. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 1397 yılında İznik'te vefât etti. İznik Şerefzâde mahallesindeki türbesinde medfûndur.
Kara Hoca, fıkıh, usûl ve beyânda faydalı eserler yazdı. İnâye fî Şerh-i Vikâye, Şerh-ıl-Mugnî lil-Habbâzî ve Şerh-ıl-Îzâh lil-Kazvînî adlı eserleri, ilminin üstünlüğüne, derecesinin yüksekliğine en büyük senettir. 1) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s. 29 2) Kâmûs-ul-A'lâm; c.4, s.3168 3) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.7, s.158 4) Keşf-üz-Zünûn; s.211, 1749, 2021 5) El-A'lâm; c.4, s.316 6) Hediyyet-ül-Ârifîn; c.1, s.726 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.363 8) Âşıkpaşazâde; s.204 9) Tâcü't-Tevârih Tercümesi; c.5, s.7 |
|
|
|
|
|
#357 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
ALÂEDDÎN ALİ FENÂRÎ (Alâeddîn Ali bin Yûsuf)
Osmanlı devletinde yetişen âlimlerin ve velîlerin büyüklerinden ve Şemsüddîn Fenârî'nin torunlarından. İsmi, Ali bin Yûsuf Bâlî bin Şemsüddîn Muhammed Fenârî'dir. Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı Molla Fenârî'nin oğlu Molla Yûsuf'un çocuğudur. Lakabı Alâeddîn olup, dedesine nisbetle Fenârî dendi. Bursa'da doğup büyüdü. Doğum târihi bilinmemektedir. 1497 (H.903) senesinin sonlarına doğru Bursa'da vefât ettiği rivâyet edilmektedir. Dedesi Molla Fenârî'nin kabrinin yanına defnedildi. Alâeddîn Fenârî, küçük yaştan îtibâren ilimle meşgûl olmaktan çok zevk duyardı. Gençliğinde İran'a gitti. Hirat şehrindeki âlimlerden ders aldı. Sonra Semerkand ve Buhârâ'ya gidip, oradaki âlimlerden de okudu. Her ilimde derinleşti.Hattâ, kendisini orada müderris yaptılar. Sonra memleketini çok özledi ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın ilk zamanlarında Anadolu'ya geldi. Diğer taraftan büyük âlim Molla Gürânî hazretleri, Fâtih Sultan Mehmed Hana her zaman Molla Fenârî'nin çocuklarının korunmasını belirtir ve onlardan birisinin yüce dîvân üyesi olacağını söylerdi. Alâeddîn Ali Anadolu'ya ayak basınca, durumunu Pâdişâh'a bildirdi. Âlimleri çok seven Fâtih Sultan Mehmed Han, Hocasının da sözlerini hatırlayarak onu Bursa'daki Manastır Medresesine müderris tâyin etti. Sonra da, Sultan İkinci Murâd Medresesinde vazîfelendirdi. Ardından Bursa kâdısı, en sonra da kâdıasker yaptı. On yıl bu yüksek mevkide kalarak, ilmin ve âlimlerin şerefini korudu. Pekçok âlim, onun yüksek himmetiyle, lâyık oldukları şerefli hizmetlerin zirvesine ulaştı. Bir süre sonra kâdıaskerlik vazîfesinden ayrıldı ve emekli oldu. Sultan İkinci Bâyezîd Han pâdişâh olunca, Rumeli kâdıaskerliğine getirildi. Sekiz yıl bu vazîfede kaldı. Sonra bu vazîfeden ayrılıp, Bursa'ya döndü. Burada günlerini ders okutmak ve ibâdet etmekle geçirip, Cumâ ve Salı günlerinin dışında her gün ders verir, gayretle çalışırdı. Senenin üç mevsiminde, Keşîş Dağı eteğinde, halenKadı Yaylası denilen yerde bir ev yaptırıp, orada oturmağı âdet edinmişti. Derslerini de burada okuturdu. Ancak kışın şiddetli zamânında şehire inerdi. Dâimâ ilimle meşgûl olurdu. Yatakta yatmazdı. Uyku bastırınca duvara dayanır, önünde kitap dururdu. Uyanınca kitaba bakardı. Bu kadar çok ilim sâhibi olmasına rağmen, fazla kitap yazamadı. Çünkü vakitlerinin çoğunu, kâdılık ve ders okutmakla geçirdi. Sâdece nahivde Kâfiye Şerhi'ni ve bir de, matematikte Tecnîs'in bir kısmının şerhi olan bir risâleyi yazdı. Matematik ilminin her dalında mâhir idi. Kelâm, usûl, fıkıh, belâgat ilimlerinde pek derin bir âlim idi. Akıllı, edebli ve vakûr idi. Alâeddîn Ali, tasavvuf ilmiyle uğraşmaktan da büyük haz duyardı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere eriştikten sonra, tasavvufta mürşid-i kâmil derecesine yükselmiş olan Şeyh Hacı Halîfe'nin huzûruna gidip, ona talebe oldu. Bu zât, Zeyniyye yolunun büyüklerinden idi. Vefâtına kadar onun yanından ayrılmadı, böylece yüksek mârifetlere kavuştu. |
|
|
|
|
|
#358 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
Vakitlerinin çoğunu talebelerine ders okutmakla, ilmî mütâlaalarla geçirdi. Yüksek talebelerinden birisi ile Mutavvel kitabını okumaya başlamışlardı. Her satırında birçok meseleye temas edildiğinden, mütâlaaları uzayıp gitti. Günde iki-üç satırdan fazla okuyamıyorlardı. Okunan yerleri, kuşluk vaktinden ikindi namazına kadar îzâh ederdi. Bu minvâl üzere altı ayda, kitabın yarısına kadar gelebilmişlerdi. En sonunda talebesine;
"Molla! Bu kitabın okunma usûlü budur." dedi ve bundan sonra hergün ikişer yaprak okutmakla, kitabın diğer bölümlerini kısa zamanda tamamladı. O talebe şöyle anlatmaktadır: "Bedî'î, edebî sanatlarına geldiğimizde, bu sanatların her birine Farsça beyitlerden pekçok örnekler gösteriyordu. Ben o sırada; "Ne çok Fârisî beyitler ezberlemişsiniz." dedim. O da; "Acem, İran talebeleri, âdet olarak, hergün ikindi namazından sonra toplanıp, şiir üzerinde müzâkere ederlerdi. Bunlar, o günlerde ezberlediğimiz şiirlerdir. İran'dan döndüğüm günlerde, ezberlediğim şiirleri kontrol etmiştim de, on bin gazeli bulmuştu." cevâbını verdi." Birgün yanındakilere buyurdu ki: "Cenâb-ı Hakdan üç dileğim vardır: Evli-barklı olarak evimde ölmemi, hastalığımın pek uzun sürmemesini ve îmânla rûhumu teslim etmemi istiyorum." Talebelerinden bâzı âlimler dediler ki: "O evde, ondan önce kimse ölmedi. Öğle namazını kıldıktan sonra hastalanıp, ikindi ezânı okunurken ömrü tamâm oldu. Böylece iki arzusu yerine geldi. Umulur ki, üçüncü duâsı da kabûl edilmiş ola!" Şâir olup şiirlerinde Gammî mahlasını kullanmıştır. Oğlu Muhammed Çelebi de, ilim ve fazîlet sâhiplerinden olup, 1550 (H.957) senesinde vefât etti. Bunun lügat ilmine dâir Lisân-ül-Hikmet adında Arabca ve Farsça ile karışık yazılmış bir lügatı ve Mollazâde'nin Hidâye Şerhi kitabına yaptığı hâşiyesi vardır. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.7, s.264 2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.739 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.18, 19 4) Fevâid-ül-Behiyye; s.139, 140 5) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.199 6) El-Kevâkib-üs-Sâire; c.1, s.278 7) Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.501 8) Güldeste-i Riyâz-i İrfân; s.245 9) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; c.1, s.315-316 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.239 |
|
|
|
|
|
#359 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,072
|
ALÂEDDÎN ARABÎ EFENDİ
Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından. Fıkıh, hadîs, tefsîr âlimi ve büyük velî. İsmi Ali, lakabı Alâeddîn'dir. Haleb'de doğduğundan, Arabî denilmiştir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1495 (H.901) senesinde İstanbul'da vefât etti. Alâeddîn Efendi, ilk tahsîlini Haleb'de yaptı. Sonra Bursa'da Yıldırım Bâyezîd Medresesinde müderris olan Molla Gürânî hazretlerine talebe oldu. Yine âlimler arasında "ilim dağarcığı" nâmıyla şöhret bulan Hızır Çelebi'den dersler aldı. Bundan sonra Edirne Dârülhadîs müderrisi Fahreddîn-i Acemî'ye muid, asistan oldu. Bu sırada Şerh-i Akâid'e hâşiye yazdı. Daha sonra Bursa Kaplıca Medresesine müderris tâyin edildi. Birgün Halvetî tarîkatinin ileri gelenlerinden Şeyh Alâeddîn, Molla Alâeddîn Arabî'nin evinin önünden geçip giderken durdu ve âni bir hareketle kapısını çaldı. Molla Alâeddîn çıkıp, Şeyh hazretlerini görünce, onu kitap mütâlaa ettiği odasına aldı. Bir müddet sessiz durdular. Ancak bu kısa müddet içerisinde Alâeddîn Arabî, dimağının feyz ve bereketle dolduğunu hissetti. Ömründe hiç duymadığı ilâhî lezzetin tadını hissetti. Derhâl medresede ders verme görevini bırakarak, Şeyh Alâeddîn Halvetî hazretlerine talebe oldu. Tasavvuf yolunda ilerledi. Çok yüksek makam ve derecelere kavuştu. Bir müddet sonra Alâeddîn Halvetî hazretleri, Alâeddîn Arabî'ye icâzet, diploma verdi. Böylece, insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını öğretmeye memur etti. Alâeddîn Arabî hazretleri daha sonra şeyhiyle birlikte Manisa'ya geldi. O sırada Manisa'da Fâtih Sultan Mehmed'in oğlu Şehzâde Mustafa vâli idi. Alâeddîn Arabî hazretleri ile görüşünce kendisini çok sevdi ve ona bağlandı. Babası Fâtih Sultan Mehmed'e mektup yazarak, Alâeddîn Arabî hazretlerine Manisa Medresesinde müderrislik verilmesini istedi. Pâdişâhın kabûl etmesi üzerine Manisa Medresesinde dersler vererek pekçok talebe yetiştirdi. Herkes çözemediği mevzuları gelip kendisinden sorardı. Manisa'da ilim ehlinin başı oldu. Kerâmetleri ile halkın sevgilisi hâline geldi. Cömertliği ile fakir fukarânın sığınağı idi. Alâeddîn Arabî Efendi Manisa'da iken, bir gün yaylaya çıkmıştı. Birisi ziyâretine geldi ve karşısında oturdu. Alâeddîn Efendi ondan rahatsız olup; "Senden pis bir koku geliyor. Sebebini iyi düşün." dedi. O da kalkıp, her yanını yokladı. Bir şey bulamayıp tekrar otururken, koynundan bir risâle (küçük kitapçık) düştü. Alâeddîn Efendi; "O nedir?" diye sordu. Risâleyi alıp baktığında, içinde İslâm dînine aykırı sözler bulunduğunu gördü. Bunun üzerine; "O pis kokular, bu sözlerin olduğu kitaptanmış." buyurdu. O kişiden karşı çıkmak gibi bir hâl sezince; "Eğer bunu yok etmezsen, zarara uğrayacağını haber veriyorum." dedi. O sırada uzaktan yangın çıktığı görüldü. O kişi oraya bakınca; "Eyvâh! Bu ateş benim evimde." diyerek acele ve üzüntü ile evine koştu ve o risâleyi evini yakan ateş içine fırlatıp attı. Aklî ve naklî ilimlerde üstün, tefsîr, hadîs ve fıkıhta mütehassıs olan Alâeddîn Arabî hazretleri hakkında talebeleri şu bilgiyi vermektedir. "Uzun boylu, gür sakallı, heybet ve vakar sâhibi idi. Kışın soğuğundan etkilenmezdi. Kalbinin "Allah" dediğini duyardık. Öyle ki bâzan bu yürekten çıkan ses onu ders vermekten alıkordu. Ancak susunca derse kaldıkları yerden devâm ederdi. Her gece yüz rekat namaz kılar, hafif bir uyku aldıktan sonra teheccüd namazına kalkardı. Ardından sabaha kadar kitap mütâlaa ederdi." |
|
|
|