Geri Git   Number 1 Forum Group > GENEL KONULAR & SOHBET > Genel Sohbet Muhabbet > Dini Konular

Cevapla
 
LinkBack Konu araçları
Eski 14-08-2007, 12:46 AM   #376 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
Kâdı Tabrak dinlemeyip reddetti ve; "Neden hep ısrâr edip duruyorsun? Hiç birimiz seni kabûl etmiyoruz. Seninle karşılaşıp başa çıkması için bir kadın bile tuttuk." dedi. Bu son sözünden sonra Mahdûm Sâbir, mihrâbdan çekildi. Câminin açık avlusuna çıktı. Yanında Alîmullah ve Behâeddîn de vardı. Hiç kimse, onlara namaz kılacak yer açmadı. Hattâ Allahü teâlânın bu sevgili kulu, câminin dış merdivenlerine kadar itelendi. Cumâ namazı başladı. Cemâat rükûya gitti. Alâeddîn-i Sâbir hazretleri de rükûya eğildiğinde, âniden câminin duvarları rükûya giderek cemâatin üzerine yıkıldı. Bütün şehir sallandı. Câminin dışındakiler koşuyorlardı. Musammad Gülzâdî evinden çıkarak, namaz için gelen oğlunu aradı. Mahdûm Sâbir ona dedi ki:

"Oğlunuz merdivenin altındaki boşlukta gömülü kaldı. Alîmullah Ebdâl, kendisini getirsin." Behâeddîn kurtarıldıktan sonra, Alâeddîn-i Sâbir hazretleri, Gülzâdî'ye buyurdu ki;

"Bir gün içinde, Kalyâr'dan altı mil uzağa gidiniz. Sevdiğiniz akrabâlarınızı ve arkadaşlarınızı berâberinizde götürünüz. Allahü teâlânın azâbı henüz bitmedi." Ondan sonra kuvvetli zelzeleler olmaya başladı. Kalyâr şehri yerle bir oldu. Bu kuvvetli zelzeleler üç yere tesir etmedi: 1) Mahdûm Sâbir'in içinde bulunduğu 50 kilometrekarelik saha, 2) Şehîd kabirleri, 3) Musammad Gülzâdî'nin evi. Kalyar, dört gün durmadan sallandı. Allahü teâlânın evliyâsını inkâr edenler ve büyücü diyenler böylece cezâlarını görmüş oldular. 1253'den 1501'e kadar Kalyâr harâb olarak kaldı. 1501'de Kutbulâlem Abdülkuddûs Gengûhî, (Alâeddîn Sâbir'in 7. halîfesi) Alâeddîn Sâbir hazretlerinin kabrine, bugün mevcud olan türbeyi yaptırdı. Sâbir hazretlerinin bu türbesi, Kuzey Hindistanlıların ve Sultan İbrâhim Lodî'nin ricâları ile olmuştur. Geçirdiği tahrîbattan sonra Kalyâr, 250 sene daha eski parlak günlerine geri dönemedi. Zelzele olan 24 kilometrekare bölgeye hiç kimse giremedi.

Kalyâr fâciasından sonra, Sultan Nâsırüddîn Mahmûd çok korkmuştu. O zamanlar Delhi'de bulunan Sultan, vezîrini, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine yolladı. Yazdığı ilticâ yazısı kısaca şöyledir:

"Kıymetli efendim! Kalyâr fâciasını işittim. Çok müteessir oldum. Kıyâmüddîn Zamvan'a benzemekten korkuyorum. Bu sebeple size sığınıyorum. Lütfedip emir ve tâlimâtlarınızı gönderirseniz, onlara göre hareket ederim."Gönderdiği iltica mektubuna karşı, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, sultanın ve âilesinin ilticâsını kabûl etti. Ancak Kalyâr'ın harab olmuş arâzisine kimsenin girmemesini ve Delhi'deki halîfesi Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın teveccühlerine kavuşup gönlüne girmesini tenbih etti."

Şemsüddîn-i Türkî, Alâeddîn-i Sâbir'in en büyük talebesidir. Çünkü o zaman, Kalyâr'ın zelzele geçirmiş korkulu topraklarına kimse yaklaşamıyordu. Kendisi Türkistan'dan geldiğinde Kalyâr fâciasından yedi sene sonra, yirmi bir talebe arkadaşıyla Acudhân'a gitti. Şemsüddîn'in niyeti, Genc-i Şeker'e talebe olmaktı. Genc-i Şeker ise;

"Şemsüddîn! Alâeddîn'e git. Sana lâzım olanı o verecektir." buyurdu. Şemsüddîn ve arkadaşları, Kalyâr'a doğru yola çıktılar. Zelzele sâhasına kadar geldiler. Oradan içeriye, değil insanlar, kuşlar bile geçmiyordu. Cemâleddîn Ebdal, Alâeddîn-i Sâbir adına zelzele hudûdunda misâfirleri karşıladı. Şemsüddîn;

"Bu tehlikeli bölgeye nasıl girecek ve o büyük velînin ellerini nasıl öpeceğiz?" diye sorunca, Cemâleddîn;

"Merak etmeyin, birazdan Alîmullah Ebdâl gelip size yardımcı olacak." dedi. Bu arada Alîmullah Ebdâl geldi ve misâfirleri Alâüddîn-i Sâbir'e götürdü. Kendisini cezbe hâlinde buldular. 22 gün ve gece Mahdûm Sâbir aynı vaziyette kaldı. Sâdece namaz vakitlerinde namazını kılıyor, eski durumuna tekrar geliyordu. Alîmullah Ebdâl, misâfirlerinin geldiğini söyliyecek bir fırsat bulamadı. Bu zaman zarfında, Şemsüddîn hâriç, diğer bütün talebeler Acudhân'a döndüler. Şemsüddîn, Alâeddîn Ahmed'in bu zaman dünyâyı ve kendi fizîkî ihtiyaçlarını unutarak, kendinden geçmiş hâlde kalmasını büyük bir hayranlıkla karşıladı. Zavallı arkadaşlarının ayrılışından on iki saat sonra Alâeddîn-i Sâbir kendine geldi ve;

"Şemsüddîn! Seni hocam Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker gönderdi değil mi?" diye sordu. Şemsüddîn;

"Siz, daha iyi bilirsiniz efendim!" dedi. Sabir;

"Allahü teâlânın güneşi semâda, bu fakîrin güneşi ise yeryüzündedir." buyurarak, Şemsüddîn'e Şems'ül-Arz, yeryüzünün güneşi ünvânının verileceğini bildirdi.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Faydalı Linkler
Eski 14-08-2007, 12:46 AM   #377 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
Mahdûm Ali Ahmed Sâbir, Şemsüddîn'i talebeliğe kabûl etti. Kendisi ile birlikte üç gün kalmasını, daha sonra Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'e gitmesini, vefâtına kadar onun yanında kalmasını emretti. Sonra yine tefekküre daldı. Müteâkib üç gün içinde, kendisi ile konuşmak mümkün olmadı. Üç gün sonunda, Alîmullah Ebdal ile birlikte Acudhân'a doğru yola çıktılar.

Şemsüddîn, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine, geldiğini söylediği zaman;

"Alâeddîn-i Sâbir'in hizmetinden neden geri döndün?" buyurdu. O da;

"Size gelmemi emretti efendim!" dedi. O zaman;

"Git, ormandan odun topla ve sat. Nafakanı temin et. Gündüz riyâzet çekerek nefsini terbiye edeceksin, geceleri ise kendini Allahü teâlâya vereceksin." buyurdu. Şemsüddîn dört sene bu işe devâm etti. Bâzan satacak odun bulamaz açlık çekerdi. Genc-i Şeker'in vefâtına kadar emredildiği şekilde hareket etti.

Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker'in vefâtından sonra, Şemsüddîn, Acudhân şehrinden çıkıp Kalyâr'a geldi. Hocası Sâbir'i aynı ağacın altında, aynı şekilde tefekkür hâlinde gördü. Korkusundan yanına yaklaşamayıp arkasında bekledi. Alâeddîn-i Sâbir kendisine gelince sordu:

"Şemsüddîn! Geldin mi?"

"Evet efendim! Emrinizi bekliyorum." dedi. Alâeddîn-i Sâbir, kendi eliyle hırkasını giydirdi ve sarığını Şemsüddîn'in başına koydu ve tekrar tefekkür hâline döndü. Böylece Şemsüddîn'in hilâfeti tasdîk olundu.

Alâeddîn-i Sâbir, zaman zaman murâkabe hâlinde aynı ağacın dalına tutunur, sağ eli semâda, gözleri semâda tek noktada, öylece dururdu. Ezân okununca talebesine dönerek;

"Şemsüddîn! Dînimiz ne güzel; insanı, Allahü teâlânın huzûruna çağırıyor." der, onu imâmete geçirirdi. Bâzan;

"Şemsüddîn! Yiyecek bir şey var mı?" diye sorardı. Talebesi ona bir ağacın meyvesinden verirdi. Dudaklarına değdirir ve atardı. Talebesi de onları bereketlenmek için toplar, saklardı."

Alâeddîn-i Sâbir, 1285 (H.684) senesinde Şemsüddîn'e altı senelik mücâhedeye girmesini emretti. Buna "Habs-ı Kebîr" denir ve bir kabrin içinde yapılırdı. Alâeddîn-i Sâbir de bunu yapmıştı. Şemsüddîn de;

"Başüstüne efendim!" dedi. Kabrin içine girerek nefsini terbiye etmeye başladı. Bu mücâhededen çıktığında hocası ona buyurdu ki:

"Şimdi Amber şehrine git. Alâeddîn-i Hilcî'ye yardım et. Kaleyi zabt edin. Senin yardımın olmadan kaleyi alamaz. Kaleyi aldığınız gün, ben vefât etmiş olacağım. Oda 16 Mart 1291 Cumâ günü (H.690) nasîb olacaktır."

Şemsüddîn bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Dedi ki:

"Efendim, cenâze hizmetlerinizi kim yapacak? Nereye defn olunacaksınız? Sizi kabre kim koyacak? Türbeniz nasıl olacak?" Hocası da;

"Hizmetleri siz yapacaksınız. Allahü teâlânın ihsânı ve büyüklerimizin rûhâniyyeti yardımcınız olacak. Gasl ederken vücûduma değmeyeceksin. Gasl esnâsında gözlerini açmayacaksın. Cenâze hizmetleri kendiliğinden yapılacaktır." buyurdu.

Şemsüddîn, hocasının emrini yerine getirmek için Amber Kalesine gitti. Amber Kalesinin düşüşünden sonra, askerlerin arasından gizlice ayrıldı. Yolda Alîmullah Ebdâl ile karşılaştı. Alîmullah ağlıyordu. Buyurdukları gibi, Alâeddîn-i Sâbir'in aynı târihte vefât ettiğini öğrendi.

Kalyâr'a vardıklarında, Şemsüddîn, Alâeddîn-i Sâbir'in kendisine tenbih ettiği gibi gusl abdesti aldırttı. Her iş kendiliğinden oluyordu. Şemsüddîn, hocasının vücûduna dokunmuyordu. Cenâze namazı kılınacağı zaman, Şemsüddîn yalnız olduğunu görerek çok üzüldü. O sırada Sâbir'e benzeyen bir atlı, dört nala yanına geldi. Yüzünde bir tül, elinde bir mızrak vardı. Şemsüddîn'in yanına gelip;

"Şemsüddîn dikkat et! Namaza daha durma." deyip, atından hemen inerek imâmete kendisi geçti ve namaza durdular. Şemsüddîn selâm verdiği zaman, velîlerin ve kutubların, cenâze namazına iştirak ettiğini gördü. Namazdan sonra cenâzeyi kabre koydular. Süvâri atına döndüğü zaman, Şemsüddîn;

"Özür dilerim efendim! Kıymetli hocamın cenâze namazına katılan sizlerin isminizi öğrenebilir miyim?" diye sordu. Süvâri, yüzündeki tülü çıkardı ve buyurdu ki:

"Şemsüddîn! Bu cenâzenin cenâze namazını, cenâzenin kendisi kıldırdı." Şemsüddîn, süvârinin yüzüne baktığında Alâeddîn-i Sâbir olduğunu gördü ve bayılıp yere düştü.

Alâeddîn-i Sâbir, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine lâyık bir talebe, onun tam bir vekîli, her hâliyle kâmil bir velî idi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde emsalsiz idi. Haramlardan, şüphelilerden, dünyâya düşkün olmaktan, dünyâya düşkün olanlarla berâber bulunmaktan çok uzak, kendi hâlinde yaşayan biri idi. Allahü teâlânın aşkıyla kendinden geçmiş bir hâlde bulunurdu. Ettiği duâ hemen kabûl olunurdu. Ağzından ne duâ çıkarsa, cenâb-ı Hak onu kabûl ederdi. Yaptığı duânın kabûl edildiği hemen görülürdü. Her an Allahü teâlâ ile meşgûl idi. Bir an O'ndan gâfil, O'nu unutmuş olmazdı. Öyle yüksek bir velî idi ki, değil insanlar, vahşî hayvanlar ve kuşlar bile hizmetine koşardı. Bâzı vahşî hayvanlar gelerek, kuyruklarıyla dergâhın önünü süpürürlerdi. Bunlar, olamıyacak şeyler değildir. Allahü teâlâ, evliyâsından dilediğine böyle ihsânlarda bulunur. Büyüklüğünü, üstünlüğünü anlıyamadığı için, kendisine îtirâz eden, bâzı insanlar oldu ise de, bunlar çeşitli hastalıklar sebebiyle, dayanılmaz acılar çekerek telef oldular. Sonunda, evliyâya karşı gelmenin cezâsını dünyâda iken çekmeye başladılar. Allahü teâlânın velî kullarına dil uzatan, büyüklüklerini inkâr edenlerin sonları, hep böyle felâket olmuş, ebedî felâkete sürüklenmişlerdir.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:47 AM   #378 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
Alâeddîn-i Sâbir, Allahü teâlâyı tanıyan âriflerin büyüklerinden, ilmiyle âmil, fazîletler sâhibi, evliyâlık yolunda çok yüksek mertebelere ulaşmış bir zât idi. Zamânında bulunan evliyânın baş tâcı, hakîkati arayanların yol göstericisi, zamânın süsü idi.

Alâeddîn Sâbir'in vefâtından sonra talebeleri ve kendisini sevenler, her sene, vefâtının sene-i devriyyesinde kabri yanında toplanırlar, mübârek rûhuna okurlar, büyüklüğünü, kerâmetlerini, kıymetli sözlerini anlatarak eski günlerini yâd ederlerdi. Böylece yeni tanıyanların muhabbetleri artardı. Bu sâyede, her sene Mahdûm Sâbir'in türbesi yanında binlerce insan toplanır. Onun rûhâniyetinden istifâde ederlerdi.

Bu vesîleyle, yakın ve uzak yerlerden binlerce ziyâretçinin toplandığı bir sırada, oralarda su sıkıntısı meydana geldi. İhtiyaç kadar su bulmak mümkün değildi. Alâeddîn Sâbir'in talebelerinden Mevlânâ Nûrullah, o günlerde rüyâsında hocasını gördü. Kendisine;

"Elde bulunan suyu, dergâh mescidinin küçük deposuna doldurun. Oraya Cennet çeşmelerinden su akıtacağız. Böylece susuzluk çekmeyeceksiniz." buyurdu. Mevlânâ Nûrullah;

"Peki efendim!" deyip uyanınca söylenileni yaptı. Bundan sonra hiç su sıkıntısı olmadı. O küçük deponun suyu hiç bitmedi.

Yine bu toplantılardan birinde, Mahdûm Sabir'in dergâhında onun menkıbe, kerâmet, söz ve güzel hallerinin toplandığı Hakîkat-i Gülzâr-ı Sâbir isimli eserden bâzı kısımlar okunuyordu. Zamânın meşhûrlarından bir çoğu da orada idi. Yalnız Mahdûm Sâbir'in dergâhında hizmetçi olan biri, kitabın bâzı yerlerine îtirâz etti ve îtirâz mahiyetinde çeşitli sorular sordu. Daha o anda bütün vücûdu cüzzâm illetine, hastalığına yakalandı. Pis pis kokmaya başladı. Cemâattekilerin hepsi, bu hâdiseye şâhit oldular ve kendisine;

"Bu, Alâeddîn Sâbir'in hayatına âit yazılara olan inançsızlığının cezâsıdır. O kimse tövbe edip pişman olmasına rağmen, o hâliyle oracıkta vefât etti."

Birgün, Mahraca Lanjit Singh isimli biri, Kalyâr'a gelip dergahı yıkmak üzere, bir grup askerle Delhi'den yola çıktı. Hâce'nin dergâhına yaklaştıkları sırada, askerlerin hepsinin gözleri bir anda kör oldu. Felâketin sebebini anlayıp, Hâce Mahdûm'dan özür dilediler ve onun talebelerinden oldular. Bundan sonra, Allahü teâlânın izni ile hepsinin gözleri açıldı. Eskisinden daha iyi görür oldular.

Hindistan'ı İngiliz işgâlinden sonra orada bulunan iki İngiliz ava çıkmışlardı. Avlanırken, Hâce Mahdûm'un dergâhının yanına kadar geldiler. Avcılardan birisi, orada bulunan bir maymunu, hiçbir sebep yokken ***if için öldürdü. O anda kendisi de öldü. Öteki İngiliz çok korktu. Arkadaşının cesedini bırakarak kaçıp gitti.

Hindistan'da bulunan Meşhûr Ganj Nehri üzerinde bir kanal açılacaktı. Kanal planını hazırlamak vazîfesi bir İngiliz mühendisine verilmişti. Bunun hazırladığı plâna göre kanal, tam Hâce Mahdûm'un dergâhından geçiyordu. İnsanlar bu duruma karşı çıktı. Bütün karşı çıkmalara rağmen, İngiliz mühendis, Hâce Mahdûm'un dergâhının yıkılması plânından vazgeçmedi. Kendisi, dergahın yakınında bir çadırda kalıyordu. Bir gece yatarken, birden kendisini, çadırın orta direğinde başaşağı olarak asılmış buldu. Görünüşte, içeri giren ve çıkan olmamıştı. Sabahleyin durumu farkeden yardımcıları kendisini çözdüler ve bunun, kendisine, Hâce'yi rahatsız etmemesine dâir bir îkâz olduğunu, dergâhı yıkmak kararından vazgeçmesini söylediler. Bu hâdise üzerine çok korkan mühendis, Alâeddîn Mahdûm'un dergâhını yıkmak kararından vazgeçtiği gibi, her gittiği yerde, ondan hürmetle bahsetmeye başladı.

Mevlânâ Abdurrahmân Lüknevî, Ali Ahmed'in dergahında çile çekiyordu. Çilesi kırk gün sürecekti. O günlerde dergâhta yemek hazırlanmıyordu. Açlıktan dayanamıyacak hâle geldiği zaman, Alâeddîn-i Sâbir'in mübârek kabirlerinde, kendi ve arkadaşları için duâ etti. Aynı akşam tanımadığı bir zât, ismini söyleyerek onu aradı."Abdurrahmân benim" dediği zaman;

"Senin ve iki arkadaşın için yemek getirdim." dedi ve gitti. Yemeği âfiyetle yediler. Bu zât on üç gün muntazaman onlara yemek getirdi. On üçüncü gün dedi ki:

"Şimdi sizin misâfirliğiniz bitmiştir. Size yarın yemek getirmeyeceğim." O ise bunu Alâeddîn Sâbir'den bir işâret kabûl ederek çilesini bitirdi. Bir gün daha kalıp, Kalyâr'dan Pâni-püt'e gitti.

Bedayun'dan Kuli Şah anlatır (Bu kimse üçü yaya olmak üzere, yirmi bir kere hac etmiş çok mübârek bir zâttı):

"Doksan yıl kadar önce, yolun tehlikeli oluşu sebebiyle, Alâüddîn Sâbir'in kabrine ziyârete gelinememekteydi. Sâdece her tehli***i göze alabilenler gelebilmekteydi. Yiyecek için herhangi bir tedbir alınmamıştı. Ziyaretçiler, yaban eriği, bâzı meyveler ve civârdan toplayabildikleri yiyecekleri yerler, iki veya üç günden fazla da kalamazlardı. Her Cumâ gecesinde, bir arslanın dergâhı ziyâret ettiği görüldü. Arslan bir kaç dakika kalıyor ve ziyâretçileri ne ürkütüyor ne de zarar veriyordu."

Münşî Muhammed Hân Emblevî anlatır:

"Yatsı namazı için abdest alıyordum. Alâeddîn-i Sâbir'in dergâhında, kabrinin başında, bir arslanı başı önüne düşmüş bir hâlde sessizce oturur gördüm. Durumu anlattığım zaman, bir çokları, arslanların sık sık buralara gelip gittiklerini söyledi."

Hâce Şerefüddîn Şah Pûrî, dergaha bâzan hanımı ile birlikte ziyâret için gelirdi. Kendisi bir parça ağır işitirdi. Hanımı diyor ki:

"Alâeddîn Sâbir'in kabrinde bir arslan gördüm. Durumu bilmeyenler kaçıştılar. Kocam arslana ne dikkat etti, ne de yerinden hareket etti. Arslan, kabrin önüne geldi, edeble birkaç dakika bekledi ve çıkıp gitti. Arslan gittikten sonra, efendime durumu söyledim. Bana dedi ki:

"Sen onu ilk defâ görüyorsun, ben çok defa rast geldim. Mahdûm Sâbir'in kabr-i şerîflerinin önünde hiç kimseye zarar vermeye cesaret edemez."

Kemâl Şâh isimli bir zât anlatır:

"Dergâhı ziyâretim esnâsında bir gece örtünüp, dergâhdaki câminin avlusunda uyumuştum. Birisinin üzerimdeki örtüyü çekiştirdiğini farkettim. Uyandığım zaman, bir dişi arslan ile yavrularını gördüm. Yavrularından birisi, neş'e içinde üzerimdeki örtüyü çekiştiriyordu. Biraz sonra dişi arslan yavrularını topladı. Gördüğüm manzaradan korkmuş olduğum için örtüyü sıkıca örttüm. Korku içinde gözlerimi kapadım. Fakat, Elhamdülillah, dişi arslan ve yavruları, dergâhta hiç kimsenin kılına dokunmadan ormana doğru gittiler. Ben de rahat bir nefes aldım."
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:47 AM   #379 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
Mevlânâ Zâhirüddîn Embehtevî anlatır:

"Bir arkadaşım vardı. Demiryolu işçisi idi. Kendisini sevmeyenlerin iftirâsına uğramıştı. Bana, Mahdûm Sâbir'in hürmetine Allahü teâlâya duâ etmemi söyledi. Ben de duâ ettim. Rüyâmda Mahdûm Sâbir'in, arkadaşımın düşmanlarınca hazırlanan iftirâ yazısını yaktığını gördüm. Sonra;

"Bu yanlıştır ve yakılmalıdır." buyurdu. Ertesi gün, iftirâcıların hazırladığı yazı bulunamadı. Netîcede, arkadaşıma hiçbir zarar yapamadılar."

Sâlim Ârif isminde bir zât, uzun bir zamandır hasta idi. Arkadaşına bir mektupta; Mahdûm Alâeddîn-i Sâbir'in kabri yanında, hastalığı için duâ etmesini istirhâm ediyordu. Şöyle diyordu:

"Sizler, o büyüklerin kıymetini bir nebze de olsa anlamışsınız. Bizler, onların büyüklüğünü anlamaktan çok âciz insanlarız. Onların merhametleri boldur. Ve herkesçe bilinir. Hastalığımdan çok muzdaribim. Kurtulmam için o mübârek kabrin ayak ucunda duâ buyurmanızı istirhâm ederim." Daha sonra başından geçenleri arkadaşına yazdığı mektupta şöyle anlattı:

"Ramazan ayı idi. Çok hasta idim. Ateşler içinde yanıyordum. Orucumu ve ibâdetlerimi çok zor yapıyordum. 13 Mayıs 1955 Cumâ günü idi. Yâni sizden mektupla duâ taleb edişimden bir hafta geçmişti. Cuma namazını kılıp yatağa güçlükle ve bitkin bir hâlde düşüp kaldım. Biraz sonra kalbimden elime bir kitap alıp okuyunca iyi olacağım geçti. Kitap okurken âniden iyileştiğimi hissettim. Hiç bir şeyimin kalmaması, tamâmen iyileşmiş olmam beni hayrete düşürdü ve çok şaşırdım. Birkaç gün sonra sizden ikinci bir mektup aldım. Hastalığımın iyi olduğu Cumâ günü yâni 13 Mayıs 1955 günü Mahdûm Sâbir'in kabrinde duâ ettiğinizi yazıyordunuz."

ÜÇ SENE KÂFİ GELİR

Şah Abdürrahîm idi, adı babasının da,

Ölüm hastalığına, yakalandı sonunda.

Mîdesine şiddetli, bir ağrı girdi artık,

Ev halkı endîşeye, kapıldı bir aralık.

Komşular haber alıp, ziyârete geldiler,

Onu çok hasta görüp, tesellî eylediler.

Henüz "Beş yaşında"ydı, Alâeddîn o günde,

Diz çökmüş otururdu, babasının önünde.

Gelenler dediler ki: "Alâeddîn duâ et,

Hak teâlâ babana, versin sıhhat âfiyet."

Cevâbında dedi ki: "Edeyim, peki, fakat,

Şu anda ona duâ, sağlamaz bir menfaat.

Zîrâ Resûlullah'ı, görürüm ki âşikâr,

Bir Cennetin içinde, babamı bekliyorlar.

Melekler ellerinde, Cennet elbiseleri,

Buraya gelirler ki, götürsünler pederi."

Vaktâ ki Alâeddîn, onlara dedi bunu,

Babası "Allah" deyip, teslîm etti rûhunu.

O da vefât ederek, göçünce bu dünyâdan,

Bir maddî sıkıntıya, girdiler hepsi o an.

Annesi gâyet asîl, bir hanım efendiydi,

Yine sıkıntısını, kimseye bildirmedi.

Alâeddîn o günler, sâdece "Su" içerek,

Üç-beş günde bir defâ, bir lokma yerdi ekmek.

Lâkin fenâ olmuştu, bir gün "Açlık hissi"nden,

Yemek için bir şeyler, istedi annesinden.

Evde ise pişecek, yok idi hiç bir şeyi,

Su doldurup ateşe, oturttu tencereyi.

Yemek pişirir gibi, göründü artık ona,

Zîrâ bir şey yoktu ki, yedirsin bu oğluna.

Bekledi Alâeddîn, öğleden akşama dek,

Sordu ki: "Anneciğim, pişmedi mi o yemek?"

O "Pişmedi" deyince, gelip kapağı açtı,

Zîrâ hiç tahammülü, yok idi, hayli açtı.

Kapağı açar açmaz, kavuştu bir sevince,

Bağırdı: "Anneciğim, pilav pişmiş iyice."

O da gelip görünce, daha arttı hayreti,

Anladı ki bu dahî, oğlunun kerâmeti.

Zâten hârikulâde, hâlleri çoktuonun

Büyük zât olacağı, belliydi bu oğlunun.

Düşündü ki: "Bunu ben, âbime götüreyim,

Yetiştirmesi için, ona teslîm edeyim."

Ferîdüddîn Genc Şeker, idi ki âbisi de,

Oğlu Alâeddîn'i, götürdü kendisine.

O dahi görür görmez, kardeşinin oğlunu,

Fark etti alnındaki, o "Büyüklük nûru"nu.

Sevinip buyurdu ki, hemen hemşîresine,

"Üç sene kâfi gelir, bunun yetişmesine."

O dahî arz etti ki: "Âbicim, Alâeddîn,

Sever oruç tutmağı, lütfen çok dikkat edin!

Zîrâ korkuyorum ki, olunmazsa göz kulak,

Açlıktan ölebilir, yemeği unutarak."

O, tebessüm buyurup, hemen kız kardeşine,

Dedi: "Korkma, veririm, onu mutfak işine."

Hemşîresi o zaman, memnûn oldu pek fazla,

Ve lâkin Alâeddîn, yemezdi yine aslâ.

Dayısının yanında, üç senede nihâyet,

Tamâmiyle yetişip, aldı mutlak icâzet.

BURASI KİMİN KABRİDİR?

1857 senesinde Hindistan'da ayaklanma yatıştıktan sonra Kalyâr'da bulunan bir İngiliz subayı Alâeddîn Sâbir hazretlerinin dergâhına geldi. Yanında adamları ve polisler vardı. Ayakkabılarıyla dergâha girmek istedi. Hizmetçi Mansab Ali Han kendisini durdurarak;

"Burası müslümanların mübârek velîlerinden birisi olan Alâeddîn-i Sâbir'in kabridir. Lütfen ayakkabılarınızı çıkarın." dedi. İngiliz subayı sinirinden kıpkırmızı oldu. Vurmak üzere kırbacını Mansab Ali Hana doğru kaldırdı. Tam vuracakken, Mansab Ali Han mâni oldu. Öfkesinden deliye dönen İngiliz, bütün hizmetçileri ve ziyâretçileri yakalamaları için adamlarına emir verdi. Hepsini isyân etmekle ithâm etti. Hizmetçilerden bâzıları Sâbir'in kabrine gelip, İngiliz subayını şikâyet ettiler. Aynı anda İngiliz subayı, mîdesini tutarak inlemeye başladı. Ağrısı gittikçe artıyordu. Adamlarına dönerek;

"Burası kimin yeridir." dedi. Onlar da;

"Burası, Mahdûm Alâeddîn-i Sâbir'in dergâhıdır." dediler. İngiliz subayı yakaladıkları müslümanların serbest bırakılmasını emr ederek;

"Görünüşe bakılırsa bu zâtı incittik. Beni Ruurhi"ye (Kalyâr'dan 5 mil mesâfede bir şehir) götürün." dedi. Oradan ayrıldılar. Fakat İngiliz subayı yolda öldü.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:48 AM   #380 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
YÜZÜ KÖPEK YÜZÜ GİBİ İDİ

Alâeddîn-i Sâbir'in vefâtından bir zaman sonra çeşitli hâdiseler meydana geldi. Bu esnâda Hâce Mahdûm Sâbir'in kabri bir müddet kayboldu. Yeri belli olmayacak hâle geldi. Birgün bir kâfir, oradan geçerken, bir aydınlık gördü. Orası çok parlak görünüyor, hayvanlar bile o yere saygı gösteriyordu. Mezar kalıntılarından oranın, bir müslüman mezarı olduğunu anladı. İslâmiyete olan düşmanlığının fazlalığı sebebiyle, hemen elindeki demir çubukla, orada bulunan son kalıntıları da dağıtmak için hücûma geçti. Tam o esnâda, pencere gibi bir şey gördü. İçeride ne var diye bakmak için pencereden başını soktuğunda, boynunu tekrar dışarı çıkaramadı ve orada öldü. Hâce Mahdûm Sâbir o gece, kendisini tanıyan ve sevenlerden bâzılarına rüyâda görünüp;

"Burada bir köpek var. Ondan rahatsız oluyorum. Onu buradan uzaklaştırın!" buyurdu. Gidip baktılar. Orada kafası yere gömülü biri vardı. Çıkardıklarında, o kâfirin yüzünün köpek yüzü gibi olduğunu gördüler. Bu hâdiseyi görenler, büyüklere hakâret etmenin cezâsının pek ağır olacağını bir defâ daha görüp anladılar. Bundan sonra, Mahdûm Sâbir'in kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı. Bu muazzam türbe üzerine inip çıkan kırmızı bir nûru, uzun zaman herkes gördü. Feyz ve marifet kaynağı olarak etrâfına nûr saçmakta olan bu muazzam türbe, çok güzel muhafaza edilmiş olarak günümüze kadar gelmiştir.

1) Siyer-ül-Aktâb; s.177
2) Siyer-ül-Evliyâ
3) Firdevs-ül-Vücûb
4) Sırr-ül-Ubûdiyyet
5) Hakîkat-ı Gülzâr-ı Sâbir
6) The Big five of India in Sufism; s.107
7) Ahbâr-ul-Ahyâr; s.75
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.94
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:49 AM   #381 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
ALÂEDDÎN UŞÂKÎ

Uşâkî tarîkatının kurucusu Hüsâmeddîn Uşâkî hazretlerini Uşak'a ilk geldiklerinde karşılayıp talebe olmuş, kısa zamanda yetişip yüksek makamlara kavuşmuştur. On beşinci yüzyılın son çeyreği ile On altıncı yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. Türbesi Uşak Kabaklar köyünde olup ziyâret edilmektedir
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:49 AM   #382 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
ALÂÜDDEVLE SEMNÂNÎ

Horasan'da yetişen velîlerin meşhurlarından. Tefsîr, kırâat, hadîs, fıkıh ve tasavvuf âlimi.

İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Ahmed bin Muhammed es-Semnânî olup, künyesi Ebü'l-Mekârim'dir. Lakabı Rükneddîn, Alâüddîn ve Alâüddevle olup, daha çok Alâüddevle Semnânî diye tanınmıştır. Bağdat emirliği yapan babası, Uluğ Bitikçi ünvanıyla Gazan Hana vezir olmuştur. 1261 (H.659) senesi Zilhicce ayında Horasan'da Semnân şehrinde doğdu. 1336 (H.736) senesi Receb ayının 22. Cumâ gecesi vefât etti. Sûfiâbâd şehrinde medfundur.

Alâüddevle Semnânî gençliğinde, amcası Melik Şerefüddîn Semnânî ile berâber Argun Hânın hizmetinde iken, bir anda değişerek, makam ve memûriyetini terk etti. Semnân'da bulunan Ahî Şerefüddîn Semnânî'nin hânegâhına giderek, tasavvuf yoluna girdi. Sonra hacca gitti. Dönüşte Bağdat'a uğradı. Orada Abdürrahmân el-İsferâînî ve Nûreddîn Keserkî'nin sohbetlerinde bulundu. Büyük bir gayret ve arzu ile ilim öğrenmeyi iki senede tamamlayıp, tasavvufta kemâl derecesine ulaşıp icâzet, diploma aldı. Kendisine insanlara hakîkati bildirmesi ve onlara doğru yolu göstermesi için vazîfe verildi. Ayrıca Reşîd bin Ebi'l-Kâsım ve başka âlimlerin sohbetlerinde de bulunarak, ilimde çok yükseldi. Sadrüddîn bin Hameveyh, Sirâcüddîn el-Kazvînî, İmâmüddîn Ali bin Mübârek el-Bekrî ve başka zâtlar ondan ilim öğrenip rivâyetlerde bulundular.

Alâüddevle Semnânî hazretleri, tasavvuf yolunda kemâle geldikten sonra;

"Şimdiki aklım olsaydı, vaktiyle devlet işlerini ve memuriyeti terketmez, o makamda riyâsızca ibâdet eder, mazlumları himâye eder, insanların hizmetinde bulunurdum." demiştir.

Zehebî diyor ki:

"Alâüddevle Semnânî, çok yüksek bir âlim idi. Birçok ilimleri kendisinde toplamıştı. Çok Kur'ân-ı kerîm okurdu. Vakûr ve heybetli idi. İnsanlara söylediği sözler çok tesirli olurdu. Görünüşü huy ve davranışları ile tabîatından asâlet sâhibi bir zât olduğu belliydi. Nefsine başkalarını tercih eden isâr sâhibi idi. Kazandığının hepsini fakirlere sadaka veren iyilikleri çok bir zât idi." Tefsîr, tasavvuf ve diğer ilimlere dâir eserleri ve kıymetli şiirleri vardır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyânın meşhûrlarından olan Hâce Ali Râmitenî hazretleri ile mektuplaşırlardı."

Alâüddevle Semnânî hazretlerine; "Evliyânın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için, mezarına gidip ziyâret etmeye lüzum var mıdır? Nerede olursa olsun, bir velînin rûhuna teveccüh olunursa, rûhu orada hâzır olmaz mı?" diye sordular. Cevâbında;

"Kabir başına gitmenin çok faydası vardır. Evliyâyı ziyârete giden kimse, yolda hep onu düşünür, ona teveccühü her adımda artar, mezarı başına gelip toprağını görünce, hep onunla meşgûl olur. Teveccühü arttıkça, ondan istifâdesi artar. Evet, rûhlar için bir mâni, perde yoktur. Onlar, hatırlandığı her yerde hâzır olurlar. Fakat dünyâda iken, yıllarca, beraber bulunduğu beden o topraktadır. Onun için rûhun bu toprağa uğraması, nazarı ve bağlılığı, başka yerlere olandan daha çoktur. Birgün Cüneyd-i Bağdâdî'nin vaktiyle çile çekmiş olduğu odaya girdim. Burada çok zevklendim. Sonra Cüneyd'in mezarına gittim. Orada önceki zevki bulamadım. Sebebini mürşidime sordum. "O zevkler, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin sebebi ile mi hâsıl oldu?" dedi.

"Evet!" dedim.

"Ömründe birkaç gün kaldığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, senelerce, birlikte bulunduğu bedeni yanına gidince, elbette daha çok zevk hâsıl olmak lazım gelir. Belki mezarı başında iken başka şeyleri görerek ona teveccühün azalmış olabilir." dedi.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-08-2007, 12:50 AM   #383 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,106
Alâüddevle Ahmed bin Muhammed Semnânî buyurdu ki:

"Eğer bir kimse, boş oturur, hiçbir iş yapmaz, bu yaptığına da, "Zühd, dünyâyı terk etmek" adını koyarsa, onun yaptığı şeytana tâbi olmaktan başka bir şey değildir. Hiçbir faydalı iş yapmayarak, ömrünü boşa harcayandan daha hayırsız bir kimse yoktur."

"İnsan vücûdunda amellerin tohumu, yenilen lokmadır. Bir kimse lokmayı gaflet içinde yerse, lokma helâlden de olsa, insanların ondan fayda görmesi mümkün değildir."

"Bir kimse velîlik mertebesine ulaşsa, onun üzerine Hak teâlânın bir perde örtmemesi, onu halkın gözünden gizlememesi mümkün değildir. "Evliyâm kubbelerim altında (saklı) dır. Onları benden gayrısı tanıyamaz." hadîs-i kudsînin mânâsı da budur. Burada bildirilen "Kubbeler" beşeriyet sıfatlarıdır. Pamuktan ve başka maddelerden dokunmuş perde değildir. İnsanlık sıfatları öyle bir şeydir ki, o velîde, Hak teâlâ hazretleri açık bir kusûr kılar veya bir hünerini ayıp sûretinde gösterir. "Onu Allah'tan başka kimse tanıyamaz." demek, "İçi, ilâhî irâde nûru ile dolu olmayan kimseler, o velîyi anlayamaz." demektir. Ancak o nûr ile nûrlanan kimseler anlayabilir."

"Tövbe; geçmişte yapılan günâh ve hatâya pişmân olmak ve onu, ondan sonra terketmektir."

"Tasavvuf; Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeyi ve fazla uykuyu terketmektir."

"Tasavvuf bir ağaç ise, tövbe onun kökü, yalnızlık, bu ağacın kabuğu; tevhid, meyvesi; sabır, safâ, sıdk, doğruluk ve salâh yaprakları; vakar, sevgi, vefâ çiçekleridir. Allahü teâlânın izni ile, bu ağaç her zaman meyve verir."

"En büyük muhârebe, konuşur ve yerken, nefs ve şeytanla olan harbdir. Eğer onlara gâlip gelirsen, kurtulursun."

"Şükür, Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını, rahmetini görmektir. Bütün nîmetlerin, O'ndan geldiğini anlamaktır."

Alâüddevle hazretlerinin çeşitli ilimlerle ilgili eser yazdığı rivâyet edilmektedir. Bunlardan bâzılarının isimleri şunlardır: "Âdâb-ül-Halvet, Beyânü Zikr-il-Hafî, Tefsîr-ul-Kur'ân (13 cild), Sırr-ul-Bâl fî Etvâr-i Sülûk-i Ehl-il-Hâl, Şekâik-üd-Dekâik, El-Urvetü li Ehl-il-Halvetî, El-Urvet-ül-Vüskâ, Füsûs-ül-Usûl, El-Felâh (Muhtasar-ı Şerh-ıs-sünne), Fevâid-ül-Akâid, Medâric-ül-Me'âric, El-Makâlât fit-Tasavvuf, El-Mükâşefât, Mevârid-üş-Şevârid, El-Mühcet-üt-Tevhîd, Tuhfet-üs-Sâlikîn ve başkaları.

Eserlerinden; El-Urve Süleymaniye kütüphanesi Esad Efendi kısmında 1583 numarada, Meşârin Ebrâr-il Kuds, Şehid Ali Paşa kısmı 1378 numarada ve Safvet-ül-Urve 1188 numarada mevcuddur.

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Esnevî); c.2, s.73
2) Ed-Dürer-ül-Kâmine; c.1, s.250
3) El-A'lâm; c.1, s.223
4) Hediyyet-ül-Ârifîn; c.1, s.108
5) Şezerât-üz-Zeheb; c.6, s.125
6) Nefehât-ül-Üns Tercümesi (Osmanlıca); s.496
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.983
8) Brockelman; Sup: c.2, s.281
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.15
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!