|
||
|
|
#426 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
Ali Hâdî hazretleri zamânında Hindistan'dan gelen bir sihirbâz gösteriler yapıyordu. Birgün zengin biri onu çağırıp dedi ki:
"İmâm-ı Hâdî'yi mahcûb edebilirsen sana bir altın vereceğim." Sihirbâz; "Olur yaparım, yalnız bir yemek ve yanına birkaç yufka ekmek hazırlayıp beni yanına oturtunuz." dedi. Sihirbâzın dediği gibi yaptılar. İmâm-ı Hâdî hazretleri gelip sofraya oturdu. Bir parça ekmek almak istedi. Sihirbaz bir şeyler yaptı. Ekmek önünden uçtu. Bu iş üç defâ tekrarlandı. Sofrada bulunanlar gülmeye başladılar. Oturdukları odada bir divan yastığı üzerinde arslan resmi vardı. Ali Hâdî hazretleri o resme işâret ederek; "Bu adamı yut!" emrini verdi. O resim hemen canlanıp bir arslan oldu. Sıçradı sihirbâzı yuttu. Tekrar gidip resim hâlini aldı. Sihirbâz gözden kayboldu. Bu hâdise karşısında sofradakiler donup kaldılar. Sonra; "Allahü teâlânın düşmanlarını, dostlarının üzerine musallat etmek doğru değildir." buyurdu. Sihirbâzı bir daha gören olmadı. |
|
|
|
| Faydalı Linkler |
|
|
#427 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
AYNEN BUYURDUĞU GİBİ
Esbâtî şöyle anlatır: "Bir defâsında Ali Hâdî hazretlerini ziyâret için Irak'tan Medîne-i münevvereye gitmiştim. Huzûruna varınca, bana halîfe Vâsık'ın hâlini sordu. Çok yakınlarındanım. İyidir, ben ayrılırken sıhhat ve âfiyette idi." dedim. Bunun üzerine; "İnsanlar diyorlar ki; Vâsık vefât etti!" dedi. Bu sözüyle kendini kasdediyor zannettim. Bir müddet sustu sonra bana tekrar; "İbn-i Ziyâd ne yapıyor?" dedi. "İyidir, işi yolundadır." diye cevap verdim. Bunun üzerine onun başına bir felâket geldi. Şüphesiz Allahü teâlânın takdiri ve hükmü ne ise o olur. Ey dostlar Vâsık öldü, yerine Câfer Mütevekkil halîfe oldu. İbn-i Ziyâd da öldürüldü." dedi. Ben hayretle; "Ne zaman efendim?" diye sordum. "Sen ayrıldıktan altı gün sonra." dedi.Bunları söyledikten birkaç gün sonra Medîne'ye yeni halîfe Mütevekkil'in gönderdiği bir kişi geldi. Durumu ondan öğrendik. Aynen Ali Hâdî hazretlerinin işâret ettiği gibi Vâsık ölmüş, İbn-i Ziyâd da katledilmiş!" 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.61, 1011 2) Târih-i Bağdâd; c.12, s.56 3) Nûr-ül-Ebsâr; s.164 4) El-A'lâm; c.4, s.323 5) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2199 6) Vefeyât-ül-A'yân; c.1, s.322 7) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.128 8) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.29 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.97 |
|
|
|
|
|
#428 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
ALİ HÂFIZ
Amasya'da yetişen velîlerden. 1892 senesinde Bayburt'un Hart köyünde doğdu. Tahsîl çağına geldikten sonra ilim tahsîline başlayarak Bayburt'ta Eşref Efendinin derslerini tâkib etti. Sonra Hâfız İbrâhim Efendi'nin talebesi oldu ve ondan icâzet, diploma aldı. İnsanlara doğru yolu göstermek için önce Amasya'nın İlyas köyüne, sonra da Karasenir köyüne yerleşti. Burada otuz sene kadar imâmlık yaptı. Bu yüzden Amasya civârında Karasenirli Ali Hâfız olarak tanındı. Ömrünün sonlarına doğru Şamlar türbesinin yanındaki câmide imamlık yaptı. Güzel ahlâkı, yumuşaklığı, merhameti ile tanınan Ali Efendi, senelerce Amasya ve köylerinde yaptığı sohbetlerle sevenlerine doğru yolu, güzel ahlâkı anlattı. Birkaç defâ tutuklandı ise de; "Biz siyâset ile uğraşmayız. Biz insanlara güzel ahlâkı anlatırız" dediği için serbest bırakıldı. Kur'ân-ı kerîm okumanın, Allah ismini söylemenin yasak olduğu dönemde, Amasya ve köylerinde İslâm dînini anlatarak müslümanların îmânını korudu. Gözü çok yaşlı idi. Ümmet-i Muhammed'e olan aşırı merhametinden çok ağlardı. Âhirette kurtulmaları için çok duâ ederdi. Sohbetlerinde Ehl-i sünnet büyüklerinden nakiller yapardı. Kur'ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Talebeleri ile baba-oğul gibi idi. "Evlâdım benim ile sizin aranızdaki fark, benim yaşlı, sizin genç olmanızdır." derdi. Çok cömertti. Bir lokması olsa talebeleri ile berâber yemek isterdi. Çocukları çok severdi. Onları karşısına alır, tatlı tatlı sohbet eder, îzâhât verirdi. Dünyâ malına hiç değer vermezdi. Maaşını olduğu gibi hanımına verirdi. Talebelerine, sevdiklerine hanımlarına karşı çok yumuşak davranmalarını, onların hukukunu iyi gözetmelerini, merhametli olmaları gerektiğini sık sık anlatırdı. Ali Hâfız, sohbetine gelen herkesin seviyesine, mesleğine, aklına göre sohbet ederdi. Sohbetine gelenler onu severek ayrılırdı. Birgün başı ve kolları açık bir hanım, Şamlar Türbesinde iken ziyâretine geldi. Amasya târihi üzerine kendisinden bilgi öğrenmek istedi. Ali Hâfız, istenen bilgileri gayet açık ve teferruatlı bir şekilde anlattı. Hanım çok memnun olup, teşekkür ederek ayrıldı. Ayrılıp giderken orada bulunan bir şahıs arkasından hafifçe tükürdü. Bu hareketi gören Ali Hâfız çok üzüldü ve; "Neden böyle yaptın. O da Allahü teâlânın kuludur. O kadın îmânlı idi. Allahü teâlâ bizi benlik tuzağından kurtarsın." dedi. |
|
|
|
|
|
#429 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
Talebelerinden biri vefât etti. O zâtın çocukları durumu Ali Efendi'ye bildirmek için bir haberciyi türbeye yolladılar. Haberci daha türbenin kapısına geldiğinde hoca efendiyi gördü ve bir şey söylemeden Ali Hâfız; "Ziyâeddîn Efendi vefât etti. Onu mu haber vermeye geldin?" diye sordu. Haberci; "Evet efendim." deyince; "Hemen geliyorum." dedi.
Ali Efendinin üçüncü oğlu Necâtî, âni rahatsızlıktan hastâneye kaldırıldı ve ameliyat sonrası kurtarılamayarak vefât etti. Vefât haberini vermek üzere bâzı talebeleri Ali Hâfız'ın yanına gittiler, fakat bir şey söyleyemediler. Ali Efendi onlara; "Hepimizin âkibeti bu. Bundan kurtuluş yok. Necâtî'nin vefât ettiğini niçin söylemiyorsunuz?" dedi. Orada bulunanlar hocalarının bir kerâmetini daha görmüş oldular. Oğlunu bizzat kendisi yıkayıp, namazını kıldırıp defnetti. Ali Hâfız ile aynı devirde Gümüş kasabasında yaşayan Garip Hâfız (İbrâhim Hakkı) isminde bir zât vardı. Bu zâtla sık sık görüşürdü. Garip Hâfız ikindi vaktine kadar ziyâretçi kabûl etmezdi. Birgün Ali Hâfız talebeleri ile Garip Hâfız'ın ziyâretine gitti. Vakit ikindiden önce idi. Ali Hâfız, kapıda bekleyen talebeye; "Evlâdım! Garip Hâfız'a geldiğimizi haber ver." dedi. Talebe; "Efendim geleceğinizi söyledi sizi bekliyor." dedi. İki zât uzun süre sohbet ettiler. Orada bulunanlar konuşulanlardan hiçbir şey anlayamadılar. Zîrâ onlar birbirlerinin derecesine göre konuşuyorlardı. |
|
|
|
|
|
#430 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
Ali Efendide nefes darlığı hastalığı vardı. Yeşilırmak kıyısında yetişen bir bitkinin yapraklarını kıyar, tütün gibi yapıp sarar içerdi. Birgün nefes darlığından rahatsız olup yattığı sırada, talebeleri ve sevenleri onu ziyârete geldi. O hemen ayağa kalkıp onlarla sohbet etti. Onun bu hâlini gören hanımı; "Efendi! Ben senin hastalığına inanmıyorum." dedi. Ali Efendi de; "Hanım... Hanım!.. Onlar geldiğinde Allahü teâlâ bana bir şevk veriyor, hemen ayağa kalkıyorum, sıhhat buluyorum." dedi.
Talebelerinden biri, Ali Hâfız'ı görmeden önce elinde saz, köy köy dolaşıp, saz çalıp söylüyordu. Bu zât birgün, Ali Efendinin ismini duyup, onun yanına gitti. Aklında arz edeceği bâzı sualleri vardı. Mütevâzî şekilde onu karşılayan Ali Hâfız onunla sohbete başladı. Söyleyeceklerinin hepsini unutan o zât, oradan ayrılınca, soracağı sualleri tekrar aklına geldi. O zaman Ali Hâfız'ın mübârek bir zât olduğunu anladı ve ona talebe olmak istedi. Sonra; "Efendim! Yalnız ben sazımı bırakmam." dedi. Ali Efendi de; "Çalabilirsen çal!" dedi. Zamanla sohbetlerin tesiriyle kalbinden tamâmen saz sevgisi çıktı. Çalmak istedi ise de çalamadı. Ali Hâfız, teveccühleri ile kalbinden o nefsânî sevgiyi alıp çıkardı. Talebeleri ile birgün sohbet ederken, talebeleri gördükleri rüyâları anlattılar. O sırada bir talebeye sen ne gördün diye soruldu. O talebe de rüyâsında güzel sûrette bir insan görmüştü. Acabâ Peygamber efendimiz mi idi? diye düşündüğünden, gayr-i ihtiyârî; "Ben de Resûlullah efendimizi gördüm." dedi. AliHâfız bir başka konuya geçerek sohbetin havasını değiştirdi. Sonra Resûlullah efendimizi rüyâda nasıl görüleceğini anlattı; "Ben ömrümde bir kere Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Allahü teâlânın Resûlünü gören rahat bir şekilde anlatamaz. O'nu görmenin aşkı ile iki-üç gün kendinden geçer, ağlar, gözyaşı döker. Rüyâmda gördüğümde; "Yâ Resûlallah! Dilde var, gönülde yok." dedim. O mübârek elini uzattı ve öptüm. Bana; "Sen her zaman benimle berâbersin."buyurdular." dedi. Bunun üzerine o talebe yaptığı hatâyı anlayarak hemen tövbe etti. Şamlar türbesinin etrâfındaki ağaçları, bir talebesi ile dikti. Birgün armut fidanlarının yan sürgünlerini budarken yanında bulunan talebesine dönerek; "Evlâdım! Bu yan sürgünler budandıkça fidan daha çok boy verir. Tez büyüyüp meyve verir. Zikr eyle her nefes Kalpten gitsin kötü heves. |
|
|
|
|
|
#431 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
Müslüman zikirle kalpten kötü istekleri kestikte, kalpteki îmân nûru kuvvetlenir, meyve verir. Bu fidanları buradan sökelim, şuraya dikelim." dedi. O talebenin îtirâz etmek hiç âdeti olmadığı hâlde o gün; "Efendim! Burası iyidir." dedi.Ali Hâfız; "Bu fidanları buradan sökelim şuraya dikelim." deyince, talebesi tekrar; "Hocam buranın yeri iyidir, etrafı boştur." dedi. Bunun üzerine Ali Hâfız; "Evlâdım! Allahü teâlâ yakında vefât edeceğimi bildirdi. Benim yerim burasıdır. Vefât ettiğimde türbede yatan zâtın akrabalarından izin alıp, buraya defn edersiniz." dedi. Fidanları söküp başka bir yere diktiler. Aradan bir süre geçince rahatsızlanan Ali Hâfız, doktor getirilmesini istedi. O talebe hocasının yüzüne doktora neye lüzum der gibi bakınca; "Allahü teâlâ sebepler halk eder. Sebebe yapışmak lâzım." dedi. Doktor gelip muâyene ettikten sonra bir şey yok deyip gitti. Gece yarısına doğru Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti (1957). Vefât ettiğinde altmış beş yaşında idi. Dediği yere defnedildi.
Vefâtından dört sene sonra talebeleri kabrini yaptırmak için açtılar. Bu esnada birkaç kerpiç düştü ve içerisini gördüler. Nâşı hiç bozulmadan, defnedildiği günkü gibi duruyordu. Alnında hafif bir ter vardı. Bir talebesi başından sakalına kadar sıvazladı. Kabir yapıldıktan birkaç gün sonra, talebe rüyâsında Ali Hâfız'ı gördü ve ona; "Âşık beni incittin." dedi. Talebelerinden biri rahatsızlandı ve sol göğsünde bir sancı peydâ oldu. Gece rüyâsında Ali Hâfız'ı gördü. Ali Hâfız bir beze kahve döküp, yakı gibi göğsüne sardı Sonra onu bir güzel yıkadı. Sabah uyandığında ağrı ve sızının kalmadığını gördü. Hocasının bereketi ile şifâya kavuştu. Ali Hâfız Efendi sohbetlerinde buyururdu ki: "Muhabbet edene muhabbet edilir. Seven sevilir. Unutmayan unutulmaz." "Ömür geçiyor. Gâfil olmayın. Ömrü, Allahü teâlânın zikri ile kıymetlendirin." "Büyükleri tanıyan bir zâtın merhametinden, cömertliğinden, yumuşaklığından, güzel ahlâkından herkes istifâde etmelidir." "Peki deyin, îtirâzcı olmayın." Sohbetlerinde hocasından nakille buyururdu ki: |
|
|
|
|
|
#432 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
"Ölümden korkuyor ve hazırlığımız yok diyorsak ne duruyoruz? Ne yapacaksak bir ân önce yapalım. Yarın, vakit, fırsat elverir mi, bunu bilmiyoruz. Giden günler semâye-i ömürden gidiyor. Sonra bu sermâye âniden tükenir de haberimiz bile olmaz!"
"Nefsimizin alıştığı zevklerine erişmek için bizi şeklen olan bir pişmanlıkla aldatıp duruyor. Nefis düşmandır. Düşman sözüyle hareket etmek akıl işi değildir." "Cebrâil aleyhisselâm dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; "Benim kıldığım namaz gibi bir namaz kılan var mı?" diye düşündü. Bunun üzerine Allahü teâlâ; "Muhammed ümmetinin her türlü kusurla, noksanla kıldıkları iki rekat namaz, ind-i ilâhîde, senin kıldığın bu iki rekat namazdan daha çok hayırlı ve makbûldür. Çünkü sana, böyle bir namaz kıl diye emretmedim. Onlara emrettim ve mükellef tuttum. Onların emre uymaları sebebiyle kıldıkları ve kılacakları namaz bana çok sevimli ve makbûldür." buyurdu. İşte emre uymak böyle büyük bir şereftir." "Kalp üç şeyle hayat bulur: 1) Dünyâyı sevmemek, 2) Allahü teâlâyı çok zikretmek, 3) Allahü teâlâya yakın olmak. Kalp dört şeyle ölür: 1) Nefsin arzû ve isteklerini yapmak, 2) Şeytana uymak, 3- Dünyâya dalmak; âhireti, ölümü unutmak, 4- Kötü düşüncelere sâhib olmak." BELKİ ORADA EKMEK VARDIR Ali Hâfız talebelerinin evlerine sohbet için giderdi. Yine bir talebesinin evine gitmişti. Akşam için evin hanımı yemek hazırladı. Türkiye'de yaşanan sıkıntılı günler yüzünden, evde sofraya konacak ekmek yoktu. Ali Hâfız, evin çocuğuna; "Evlâdım, yukarı odadaki dolabın gözüne bir bakın. Belki orada ekmek vardır." deyince, evin hanımı ve çocuğu edeben, söz dinlemek için yukarı odaya çıkıp açtıklarında, dolabın, fırından daha yeni çıkmış taze ekmeklerle dolu olduğunu gördüler. Alıp sofraya koydular. Herkes karnını doyurdu. Ev sâhibi bunun hocasının bir kerâmeti olduğunu anladı. 1) Sohbetnâme |
|
|
|
|
|
#433 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
ALİ BİN HAMZA EL-İSFEHÂNÎ
Evliyânın meşhûrlarından. Onuncu asrın başlarında yaşamış olup doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Tasavvufta Muhammed bin Yûsuf Bennâ'nın sohbetlerinde yetişti. Şöyle demiştir: "İsfehan'da Muhammed bin Yûsuf Bennân'ın sohbetlerinde bulundum. O, dâimâ helal yemek ilminden anlatırdı. Ben de sohbetlerini yazardım. Bir müddet huzûrunda kaldıktan sonra hacca gittim. Hac dönüşünde Basra'ya gelince hocamın vefâtını haber aldım. Çok üzüldüm ve hocam vefât ettikten sonra İsfehan bana ne lâzım diyerek Basra'da kaldım." Yine şöyle anlatmıştır: "Sehl-i Tüsterî'nin talebeleri onun hâllerini ve sohbetlerini naklederlerdi. Ben de onun sohbetlerinden nakledilen şeyleri yazardım. Birgün dere kenarında abdest alırken notlarım suya düştü, buna çok üzüldüm. O gece Sehl-i Tüsterî'yi rüyâda gördüm. Bana; "Ey mübârek! Defterinin suya düşmesi sebebiyle çok mu üzüldün?O sözlere olan muhabbetinin hakkını, Allahü teâlânın hakkını ve dostlarının hakkını yerine getirmek için onlarda yazılı olan şekilde amel etmez misin?" buyurdu. Ben de; "Bu arzuya tâkat yoktur." dedim. Biz böyle konuşurken, Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâmdan bir cemâatle teşrif ettiler. Resûlullah efendimiz bana bakıp, tebessüm ederek; "Bu tâifeye ve sözlerine muhabbet, hakîkattir." buyurdu. Sehl-i Tüsterî; "Estağfirullah yâ Resûlallah!" dedi. Peygamber efendimiz tebessüm etti. Bu hâlin sevinci içerisinde uyandım. 1) Nefehât-ül-Üns; s.159 2) Tabakât-ı Ensârî; s.237 3) Nesâyim-ül-Muhabbe; s.65 |
|
|
|
|
|
#434 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
ALİ EL-HARÎRÎ
Şam'da yetişen büyük velîlerden. İsmi Ali olup, babasının ismi Hüseyin, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Doğum târihi belli değildir. Havran'ın Büsr köyünden ve Benûz-Zeman denilen aşîrettendir. Hayatı hakkında fazla bir bilgi yoktur. 1247 (H.645) senesinde Şam'da vefât etti. Ali el-Harîrî, küçük yaşta ilim öğrenmek için Şam'a gitti. Babasının vefâtı üzerine amcasının himâyesinde yetişti. Geçimini temin etmek için, amcasından meslek öğrendi. Şeyh Ebû Ali Mağribî'nin sohbetlerinde bulunarak, kemâle geldi.Ali el-Harîrî, derecesi yüksek, hâl ve kerâmet sâhibi, cesûr, vekarlı bir zât idi. Moğol istilâsı sırasında bir grup Moğol askeri Şam civârına gelmişti.Askerler, Büsr civarında çok zulüm ve eziyet yaptılar. Bu durum üzerine Ebü'l-Hasan el-Harîrî, talebelerinden birine; "Gel seninle bu zâlimlere gidelim!" dedi. O talebe çok korktu ve; "Efendim, onlar bize zarar verirler. Biz yalnızız ve bir şey dememiz halinde, etrafa daha çok zarar verirler." dedi. Ebü'l-Hasan el-Harîrî: "Kalk gidiyoruz. Bakalım Allahü teâlâ ne gösterecek!" buyurarak, bineğine bindi. Talebesiyle çadırlarının kurulu olduğu yere gitti. Onlar Ali el-Harîrî'yi tanımadıkları hâlde, Sultanları karşıladıkları gibi, karşıladılar. Ali el-Harîrî, heybet ve şiddetle onların karşılarına geçip, yaptıkları zulme son vermelerini, iyi kimseler olmalarını nasîhat etti ve her kelimeyi söylerken, elindeki asâsını yere vurarak tenbihte bulundu. Reisleri bu sözler karşısında bir şey diyemedi. Başını önüne eğdi. Daha sonra adamlarını alıp o bölgeden uzaklaşıp gitti. |
|
|
|
|
|
#435 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
Talebelerinden biri, Ali el-Harîrî hazretlerine gelip, hacca gitmek istediğini bildirdi ve izin istedi. Ali el-Harîrî ona küçük bir çanta verdi ve içinden ihtiyaç mikdârı kadar para harcamasını, geri kalanı iâde etmesini tenbih etti. O zât çantayı açtığında bir dirhem (gümüş para) olduğunu gördü ve bunun az olması sebebi ile üzüldü, hattâ geri vermek istedi. O anda Ali el-Harîrî'nin mânevî hâli kendisini kapladı ve bunda bir hayır var diyerek o parayı harcadı. Çantayı tekrar açtığında, bir dirhem daha gördü. Böylece, yol boyunca bütün ihtiyaçlarını karşıladı. Döndüğü zaman çantayı hocasına iâde etti ve bunun hocasına âit bir kerâmet olduğunu anladı.
Büyük âlim Takıyyüddîn bin Salâh ile Ebü'l-Hasan el-Harîrî hazretleri bir yerde bir araya geldiler. Ali el-Harîrî; "Misâfirimize bir şey ikrâm etmemiz îcâb eder." dedi. O anda oradan bir koyun sürüsü geçmeye başladı. Talebelerinden birine; "Git, yüz dirhem kıymetinde olan şu vasıftaki koyunu al getir!" buyurdu. Orada bulunan Takıyyüddîn bin Salâh; "Her hâlde Şeyh Ali beni imtihân etmek ister. Bu koyunun etini yemeyeceğim." diye içinden geçirdi. Daha sonra sofra kuruldu. O esnâda dışarıdan birisi geldi ve; "Bugün buradan bir koyun sürüsü geçti mi?" diye sordu. Oradakiler; "Niye soruyorsun?" dediklerinde, "O sürüde yüz dirhem kıymetinde bir koyunum vardı. Vasıfları şöyle şöyle idi. Ben onu Ali Harîrî hazretlerine ve sevdiklerine nezretmiştim." dedi. Oradakiler; "Evet bahsettiğin vasıftaki koyun, şu sofradaki koyundur." dediler. O kişi de; "Elhamdülillah koyun sâhibini bulmuş!" dedi. O zaman Ali el-Harîrî, Takıyyüddîn bin Salâh'a nazar etti ve; "Kişi dâimâ hüsn-i zanda bulunmalıdır." dedi. Takıyyüddîn bin Salâh; "Tövbeler olsun, tövbeler olsun!" deyip af diledi." 1) Tabakât-ül-Evliyâ; s.450 2) Fevât-ül-Vefeyât; c.3, s.6 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.231 4) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.174 5) Zeyl-i Ravdateyn; s.180 6) El-Bidâye ven-Nihâye; c.13, s.173 7) El-A'lâm; c.4, s.279 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.113 |
|
|
|
|
|
#436 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,103
|
ALİ HAVÂS BERLİSÎ Mısır evliyâsından. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. Ümmî olup, okuma-yazması yoktu. Allahü teâlânın ihsânı ile Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler üzerinde, âlimleri hayrette bırakan çok kıymetli açıklamalarda bulunurdu. Ali Havâs, önceleri dolaşarak, sabun ve temizlik malzemeleri satardı. Sonra zeytin satmaya başladı ve birkaç sene zeytincilik yaptı. Sonra bu işi de bırakıp, sepet örmeye başladı. Vefâtına kadar bu işle meşgûl oldu. Ali Havâs'ın bir gün gözleri şişmişti. Buna rağmen, yine sepet örmeğe devâm etti. Onu sevenlerden birisi kendisine biraz para getirip; "Efendim, buyurun bunları harcarsınız, gözleriniz iyileşinceye kadar istirahat edersiniz." dedi. Ali Havâs bu paraları almadı ve; "Şu hâlimle kendi kazancıma güvenemiyorum, ba |