|
||
|
|
#526 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Tasavvuftaki silsilesi, hocası vâsıtasıyla Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerine ulaşan Ali Yeşrûtî hazretlerinin yolu, Şam beldelerinde yayıldı. Yolunun esâsı; "Gizli ve âşikâr ve her yerde her durumda Allahü teâlâdan korku hâlinde olmak, her işinde Peygamber efendimizin ve kıymetli arkadaşlarının gösterdiği yola uyup bid'atlerden, sapıklıklardan sakınmak, bollukta ve darlıkta kimseden bir şey beklememek, aza ve çoğa râzı olmak, sevinçli ve kederli günlerde Cenâb-ı hakka sığınmak"tan ibâretti.
Kendisinden sonra Şâziliyye yolunu icâzet, diploma verdiği talebelerinin en önde geleni oğlu İbrâhim Efendi devâm ettirdi. Meşhur Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ müellifi Yûsuf Nebhânî hazretleri de kendisinin nazarlarına kavuşmuş ve icâzet diploma almış talebelerindendir. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.201 |
|
|
|
| Faydalı Linkler |
|
|
#528 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
ALKAME BİN KAYS
Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde büyük âlim. Tâbiînin büyüklerindendir. Künyesi ve ismi şöyledir: Ebû Şibl Alkame bin Kays bin Abdullah bin Mâlik en-Nehâî el-Kûfî. Muhadrâmûn'dandır. Yâni Peygamber efendimiz hayatta iken doğdu. Fakat onu göremedi. 681 (H.62) senesinde Kûfe'de vefât etti. İlimdeki üstünlüğü âlimler tarafından sözbirliği ile bildirilmiştir. Bu bakımdan ilimde rivâyetlerine mürâcaat edilen müstesnâ bir âlimdir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden hazret-i Ebû Bekr'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı, hazret-i Ali'yi, hazret-i Âişe'yi, Abdullah ibni Mesûd'u, Huzeyfet-ül-Yemânî'yi, Selmân-ı Fârisî'yi, Hâlid bin Velîd'i, Ebüdderdâ'yı, Habbâb bin Eret'i ve diğer Eshâbı görmüş olanlardan ilim alıp, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Hazret-i Ali ile Nihâvend'de, Hâricîlere karşı elinde kılıcı ile bizzât savaştı. Rabbânî âlimlerdendir. Yâni kendisine ilim ve hikmet verilmiş ve ilmi ile amel eden bir âlim ve büyük bir velî idi. Şu âlimler ondan ilim öğrenmiş, rivâyette bulunmuştur: Ebû Vâil Şakîk bin Seleme, Âmir eş-Şa'bî, İbrâhim bin Yezîd en-Nehâî, Muhammed bin Sîrîn, Abdurrahmân bin el-Esved, Müseyyib bin Râfi', İbrâhim bin Süveyd en-Nehâî ve diğerleri. İbrâhim en-Nehâî ve Şa'bî gibi meşhûr âlimler ondan fıkıh ilmini öğrendi. Yahyâ bin Vessab, Ubeyd bin Nadle ve Ebû İshak es-Sebîî de ondan kırâat ilmini öğrendiler. Alkame bin Kays, Kur'ân-ı kerîmi ve fıkıh ilmini Eshâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Mes'ûd'dan öğrendi. Onun derslerinde çok üstün bir seviyede yetişti. Nitekim hocası Abdullah ibni Mes'ûd; "Benim okuduğum her şeyi okur ve bildiklerimi bilir." buyurmuştur. Zamânın meşhûr âlimleri kendilerine bir mesele sorulduğunda, "Alkame'ye gidiniz!" diyerek onu tercih ederlerdi. Bilhassa fıkıh ilminde en büyük âlimlerden olanAlkame bin Kays çok sayıda âlim yetiştirdi. Ehl-i sünnet îtikâdının ve din bilgilerinin insanlara nakledilmesi ve öğretilmesi husûsunda büyük hizmetleri oldu. Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefî mezhebinin imâmı, İmâm-ı A'zâm, ilmini onun talebeleri zincirinden aldı. Alkame bin Kays'tan ilim öğrenen ve rivâyette bulunanlardan en başta gelen talebesi ve yeğeni İbrâhim Nehâî, Ebû Vâil, Muhammed bin Sîrîn, İmâm-ı Şa'bî, Abdurrahmân bin Yezîd, Esved bin Yezîd ile Ömer bin Alkame, İmâm-ı Zuhrî ve daha çok sayıda âlimlerdir. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfenin senelerce derslerine devâm ettiği hocası Hammad bin Süleymân, Alkame bin Kays'ın en meşhûr talebelerinden İbrâhim en-Nehâî'nin ve Şa'bî'nin talebesidir. |
|
|
|
|
|
#529 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Alkame bin Kays, hâl ve hareketleriyle hocası Abdullah İbn-i Mes'ûd hazretlerine çok benzerdi. Abdullah ibni Mes'ûd da Peygamber efendimize çok benzerdi. Sesi çok güzel idi. Kur'ân-ı kerîm okurken dinleyenler kendinden geçerdi.
İbrâhim Nehâî anlatır: "Alkame bin Kays, Abdullah ibni Mes'ûd'un huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okurdu. Abdullah ibni Mes'ûd onu dinledikçe; "Oku! Anam babam sana fedâ olsun!" derdi. Kendisi de şöyle anlatmıştır: Abdullah ibni Mes'ûd beni yanına çağırtır, Kur'ân-ı kerîm okumamı isterdi. Ben de okurdum. Ben durunca, devâm et, buyururdu. A'rac dedi ki: "Kur'ân-ı kerîm okumada, ses bakımından, insanların en güzeli idi. İbn-i Mes'ûd ne zaman onun kırâatini dinlese, kendinden geçer ve; "Eğer Resûlullah seni görseydi, seninle mesrûr olurdu ferahlardı." derdi. Ebû İshak, Esved bin Yezîd'in şöyle dediğini nakleder. Abdullah ibni Mes'ûd'u Alkame bin Kays'a ilim öğretirken gördüm. Kur'ân-ı kerîm sûrelerini öğrettiği gibi teşehhüdü de öğretiyordu. Alkame bin Kays tefsîr ilminin büyük imâmlarındandır. Âyet-i kerîmeleri tefsîr ederken hadîs-i şerîflere mürâcaat ederdi. En'âm sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkında İbn-i Mes'ûd'dan şöyle rivâyet etmiştir: Meâlen; "Îmân edip de, îmânlarını bir zulm ile karıştırmayan kimseler yok mu? İşte korkudan emin olmak onlara mahsustur, hidâyete erenler de onlardır." âyet-i kerîmesi nâzil olunca Eshâb-ı kirâm; "Hangimiz zulüm etmiş bulunuyoruz?" diye Resûlullah'a sordular. Resûl-i ekrem; "Bu sizin hakkınızda değildir." dedi ve sonra; "Hani Lokman da oğluna nasîhat ederek demişti ki: "Oğlum, Allah'a şirk koşma! Şüphe yok ki bu şirk pek büyük bir zulümdür." (Lokman sûresi: 13) meâlindeki âyetini okudular. Bu âyet-i kerîme ile En'âm sûresi 82. âyetindeki zulmün, Allah'a ortak koşmak olduğunu bildirmiştir. |
|
|
|
|
|
#530 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Gençliğinde bir şeyi ezberleyince, sanki önümdeki kâğıt üzerinde yazılı imiş gibi ezbere okurdum, demiştir. Fıkhî meseleleri sormak üzere kendisine çok kimse mürâcaat ederdi. Hadîs ilminde hâfız (Hadîs-i şerîf âlimi) derecesinde idi. Yüz bin hadîs-i şerîfi senetleri ile ezbere bilirdi. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte denen meşhûr altı hadîs kitabında yer almıştır. Vasiyetinin bir kısmı şöyledir: "Ben vefât ederken başımda Lâ ilâhe illallah diyerek telkinde bulununuz. Vefât haberimi yaymayın ve beni hemen kabrime götürün." Vefâtında bir örtü ile bir aba ve bir de Kur'ân-ı kerîmden başka bir şeyi yoktu. Hiç çocuğu olmamıştır. Ona Ebû Şibl künyesini hocası Abdullah bin Mes'ûd hazretleri vermiştir. Meşhûr fıkıh âlimi İbrâhim en-Nehâî'nin dayısı ve Esved bin Yezîd'in de amcasıdır.
Abdullah bin Mes'ûd'dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz; "Mü'min, ta'n etmez (kötülemez), lânette bulunmaz ve müstehcen konuşmaz." buyurdu. Yine İbn-i Mes'ûd'dan; "Peygamber efendimiz seferî iken bâzan oruç tutar, bâzan iftâr ederdi. Farz namazları iki rekat kılardı." dediğini rivâyet etmiştir. Yine Abdullah ibni Mes'ûd hazretlerinden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyuruyorlar ki: "Kalbinde hardal dânesi kadar îmânı olan hiç bir kimse, Cehennem'de ebedî kalmaz." "Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir; hakkı inkâr ve insanları tahkîr etmektir." 1) Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye (48. Baskı); s.1039 2) El-A'lâm; c.4, s.248 3) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.7, s.276 4) Tabakât-ı İbn-i Sa'd; c.6, s.86 5) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.48 6) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.98 7) Miftâh-üs-Seâde; c.2, s.20 8) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.3174 9) El-Menhel-ül-Azb-ül-Mevrûd; c.1, s.186 10) Târih-i Bağdâd; c.12, s.296 11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.1, s.222 |
|
|
|
|
|
#531 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
ALVÂN HAMEVÎ
Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Atiyye bin Hasan bin Muhammed bin Haddâd Heytî Hamevî Şâzilî olup, Alvân diye meşhûrdur. 1468 (H.873) senesinde doğdu. Doğum yeri belli değildir. 1530 (H.936) senesi Cemâzilevvel ayında Hama'da vefât etti. Vâz ettiği yerin civârında defnedildi. Şâfiî mezhebinden ve Şâziliyye tarîkatındandır. Alvân Hamevî, Buhârî ve Müslim'deki hadîs-i şerîfleri Şemsüddîn Muhammed bin Dâvûd Bâzilî'den okudu. Hama şehrinde Nûreddîn Ali bin Zühre Hımsî'den Buhârî'nin bâzı bölümlerini dinledi. Kutb-ül-Haydarî, Burhâneddîn Nâcî, Bedreddîn Hasan bin Şihâbüddîn Dımeşkî, İbn-üs-Selâmî Halebî, İbn-ün-Nâsih Trablusî, Fahreddîn Osman Deymî Mısrî, Mahmûd bin Hasan bin Ali Bezûrî ve başkalarından ilim öğrendi. Tasavvuf yolunu, Seyyid Ali bin Meymûn Magribî'den öğrendi. Alvan Hamevî 1518 senesinde Hama şehrinde vâizlik yaptı. Diğer vâizler gibi vâzını kâğıttan okuyordu. Bir gün vâz ettiği câmiye Ali bin Meymûn uğradı. Bir müddet dinledikten sonra; "Ey Alvân! Bundan böyle kâğıda bakmadan anlat!" buyurdu. Alvân buna aldırmayıp tekrar kâğıttan okudu. Ali bin Meymûn yine önceki sözünü tekrar etti. Üçüncü defâ da söyleyince, onun Allahü teâlânın evliyâsından birisi olduğunu anladı. Ona; "Efendim! Ezberden güzel vâz edemiyorum." dedi. O da; "Hele bir ezberden anlatın!" buyurdu. Alvân Hamevî; "Efendim! Allahü teâlânın izni ile siz himmet eder, yardım ederseniz, yapabilirim." dedi. O; "Allahü teâlâya tevekkül edip böyle yap." buyurdu. Ertesi gün, yine vâz etmeye gitti. Fakat ihtiyat olarak yine yanına kâğıd aldı. Vâz etmek üzere yerine oturduğunda Ali bin Meymûn hazretlerinin karşısında oturduğunu gördü. Vâzını kâğıda bakmadan yaptı. Ali bin Meymûn hazretlerinin bereketiyle Allahü teâlâ, Alvân Hamevî'ye kâğıda bakmadan konuşma kâbiliyeti ihsân etti.Vâzdan sonra hocası ona İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâ kitabını mütâlaa etmesini emretti. |
|
|
|
|
|
#532 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Alvân Hamevî, 1518 senesiŞevvâl ayında,Mekke-i mükerremede Temîm Medresesinde Şeyh Tâcüddîn'den ilim ve edeb öğrenip, icâzet aldı. Âlimler onu methettiler. Alvân Hamevî, ilim ile amelin berâberce yapılmasını bildirir, amelsiz ilmin insanlara yük olacağını anlatırdı. Çok kimse ondan ve eserlerinden istifâde etti. Alvân Hamevî, Şeyh Zeynüddîn bin Şemma'ın hadîs-i şerîf derslerinde de bulundu ve üstün bir dereceye yükseldi.
Alvân Hamevî, Şam civârında yetişen evliyânın büyüklerinden ilim, amel ve irşâd, insanlara doğru yolu gösterme bakımından zamânının en meşhurlarından oldu. Çok kerâmetleri görüldü. Bu kerâmetleri oğlu Muhammed Şemsüddîn, Tuhfet-ül-Habîb adlı kitâbında yazıp istifâdeye sundu. Alvân Hamevî'nin talebelerinden birisinin çocuğu olmuyordu. Bu durumu hocasına arzetmişti. Alvân Hamevî hazretleri bir gün o talebeyi çağırıp, beline eliyle vurdu. Ondan sonra birkaç tâne erkek çocuğu oldu. Alvân Hamevî, bir gece yatsı namazından sonra talebeleriyle sohbet ederken, lâmbanın yağı bitti. Bir talebe kalkıp yağ koymak istedi. O esnâda lâmba söndü.Alvân Hamevî, talebesine; "Yavrum, sen yerine otur. Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, yağı olmayan bir lâmbanın yanmasını isteseler, derhâl yanar." buyurmasıyla, lâmba yandı ve sabaha kadar ışık verdi. Ancak Alvân hazretlerinin söndürmesiyle söndü. Talebelerinden biri, kâfileyle Mısır'a giderken, hayvanı yoruldu. Kâfiledekiler onu beklemeyip, yollarına devâm ettiler. O talebe yalnız kaldı. Üstelik yağan yağmurdan iyice ıslandı. Sıkıntılı zamanlarda Allahü teâlânın sevgili kullarından yardım istemeyi hatırladı ve hocası Alvân'ın ismini söyleyerek Allahü teâlâya yalvardı. Hemen hocasını karşısında gördü. Hocası ona; "Seni kâfileden geri bırakan nedir?" diyerek hâl ve hatırını sordu ve yere çöken bineği tutup ayağa kaldırdı. Eşyâsını yükledi. Kendisini de üzerine bindirdi. Onu en kısa zamanda kâfileye yetiştirdi. Sonra gözden kayboldu ve nereye gittiğini göremedi. Ticâretle uğraşan bâzı talebeleri gemiyle yola çıktı. Yolculuk esnâsında fırtına çıkıp, gemi batma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Gemidekiler çok korktular. Gemide bulunan talebeleri, hocaları Alvân Hamevî'yi vesîle edip yardım istediler. O esnâda Alvân Hamevî hazretleri denizden bilinen şekli ile çıktı. Üzerinde her zaman giydiği elbiseleri vardı. Herkesin gözü önünde gemiyi fırtına zarar vermeden sâhile götürüp kayboldu. Sultân Süleymân Han, Rodos'u fethe karar vermişti. Adanın fethi sırasında,Alvân Hamevî'nin beyaz bir at üzerinde harbe katılıp yardım ettiği, kale kapısını açtığı görüldü. Bu durum, vezir ve ileri gelenlere haber verilince, gerçekten kapının açık olduğunu gördüler. Hep birlikte kapıdan içeri girdiklerinde, Alvân Hamevî'nin, bir toplulukla namaz kıldığını gördüler. Sonra hâdiseyi gören birisi Hama'da Alvân Hamevî ile karşılaşınca ağladı. Alvân Hamevî ona; "Yavrum, gördüğün şeylerden kimseye bahsetme, yoksa helâk olursun." buyurdu. Fakat o şahıs bu durumu gizlice başkalarına söyleyince, Alvân Hamevî ona birini gönderip, bunları anlatmaktan men etmesini söyledi. Gönderdiği şahıs, gidip, "Niçin herkese anlatıyorsun? Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi müslümanlığın güzelliğindendir. Bunu bilmiyor musun?" dedi. Hırsızlardan bir grup gece karanlığındaAlvân Hamevî'nin bulunduğu dergâha girdiler. Niyetleri ona eziyet etmek idi. Alvân hazretlerini namaz kılar buldular. Etrâfında göz kamaştıran bir nûr parlıyordu. Ortalıkta kandil ve lâmba gibi bir aydınlatıcı yoktu. Bunu gören hırsızlar, yanlış bir iş yaptıklarını anlayıp tövbe ettiler. |
|
|
|
|
|
#533 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Alvân Hamevî'nin talebelerinden birini zorla alıp uzaklara götürdüler. Hapse atıp boynuna demir halka geçirdiler, ellerini, ayaklarını zincirle bağladılar. Akşam olunca hocasının rûhâniyetinden yardım istedi. Bu esnâda ellerinde ve ayaklarındaki zincir ve boynundaki demir halka kırılıp yere düşmüş, hapishânenin kapısı açılıvermişti. Kapıdaki nöbetçilerin de uyuduğunu görerek, rahatça oradan çıkıp, memleketine gitti.
Alvân Hamevî, bir Ramazan ayında talebelerinden birine buyurdu ki: "Ben yarın vâz için mescide gittiğimde, üç yahûdî, mescid kapısına gelir. İkisi gider, biri kalır. O, kapıdan vâz dinler ve netîcede müslüman olur. Kalbime, bu meclisteki birinin vefât edeceği ve bir yahûdînin de müslüman olacağı geldi. Ben, Allahü teâlâdan o müslümanın da yaşamasını ve o yahûdînin de müslüman olmasını istedim." Sabah olduğunda, Alvân Hamevî mescide geldi. Vâz başladı. Akşam buyurdukları aynen oldu. Alvân Hamevî, Bursa'ya hocası Ali bin Meymûn'u ziyârete geldiğinde, hocası, talebelerini yetiştirme vazîfesini ona verdi. Talebeler, ilim sâhipleri, ileri gelenler mescide toplandılar. Ali bin Meymûn, mescidin kapısında durup gelenlere; "İçeri giriniz; ilim, irfân ve hakîkat bilgilerini ondan dinleyiniz. Evet, işte bu, ilim öğreneceğimiz kişidir!" buyurup, sevinç ve neşe ile ellerini dizlerine vurdu. Ali bin Meymûn, başka bir zamanda Alvân Hamevî hakkında; "Bu zâta bağlanınız, sultanlar onun kapısına gelir, saygı ve hürmet gösterir. Allahü teâlâ onun şânını her yere yayar. Kalplere onun sevgisini yerleştirir." buyurdu. Aynen söylediği gibi oldu. Bir vâzında şöyle buyurdu: "Ey kardeşim! Bir rehber ara. Bâzı kimselerin o büyükler hakkındaki sözlerine değer verme. Bunu bulamazsan, âlimlerden, Resûlullah efendimizin mübârek hayâtını, Eshâbının, Tâbiîn ve bu büyüklerin yolunda gidenlerin hayatlarını öğren. Onların yürüdüğü yolda yürü. Bu sûretle onların kavuştuklarına kavuşursun. Mezhebinin imâmı olan zâtın yolunda yürü ve ona uy. Zamânımızdaki âlim geçinen bozuk îtikât sâhiplerine aldanma. Onlara uyma ve yaklaşma. Onların meclisinde bulunma. İbn-i Atâ, Hikem isimli eserinde buyurdu ki: "Kendi nefsinden râzı olmayan câhille berâber bulunman, nefsinden râzı olan âlimle berâber olmaktan hayırlıdır, iyidir." Yine şöyle buyurdu: "Hâli ile sana fayda vermeyen kimseyle arkadaş olma. Takvâ ehlinin, haramlardan kaçanın kölesi, hizmetçisi ol. Onu sev. Belki, Allahü teâlâ bu vesîle ile seni onların arasına katar. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azap korkusu yoktur. Nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur. Onlar îmân edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayâtında da âhirette de onlar için müjdeler vardır." (Yûnus sûresi: 62-64). Ey kardeşim! Devamlı Rabbini zikret, an, hatırla. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Rabbini çok an." (Âl-i İmrân sûresi: 41), "Ey îmân edenler! Allahü teâlâyı çok zikr ediniz. Her zaman hatırlayınız. Hiç unutmayınız." (Ahzâb sûresi: 41), "İyi biliniz ki, kalpler, Allahü teâlânın zikri ile itmînâna, râhata kavuşur." (Ra'd sûresi: 30). Zikirde çok faydalar vardır. Zikreden kimsenin kalbi parlar. Nûru artar. Zikrin, tesbih (Sübhanellah), tahmid (Elhamdülillah), tekbir (Allahü ekber), tehlîl (La ilâhe illallah) gibi çeşitleri vardır. En üstünü tehlîldir. Çünkü Peygamber efendimiz; "Zikrin en üstünü Lâ ilâhe illallahtır." ve"Lâ ilâhe illallah sözü Cennet'in anahtarıdır." buyurmuştur. İnsan ona Peygamber efendimize şehâdeti de ekleyerek söyleyip mânâsına inanmakla müslüman olur. Onunla ebedî Cennet'te kalır. Onun sebebi ile kul Cehennem'den kurtulur. "Zikretmek sebebiyle insanda Rabbinin sevgisi hâsıl olur. Bir şeyi çok anan, onu çok sever." buyrulmuştur." |
|
|
|
|
|
#534 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Hanımın hakkını gözetmek konusunda şöyle buyurmuştur:
"Hanımına zorla bir iş gördürürsen, Allahü teâlâya âsî olursun. Yemek pişirmek, hamur yoğurmak, çamaşır yıkamak, ekmek yapmak, ev süpürmek, dikiş dikmek vs. onun vazîfesi değildir. Çocuğu emzirmesi ve bakmasına kadar onun bütün bunları yapması ihsânıdır. Eğer o yaptığı işe karşılık ücret isteseydi, onun kıymetini daha iyi anlardın. O hâlde, onu sana itâat ettirdiği ve işlerini gördürdüğü için Allahü teâlâya şükret. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Şükrederseniz nîmetimi arttırırım." (İbrâhim sûresi: 7). Peygamber efendimiz de; "Müslümanların en iyisi, en faydalısı, zevcesine karşı iyi ve faydalı olandır." buyurmuştur. Oğlu Muhammed, Tuhfet-ül-Habîb kitabında dedi ki: "Pek çok kimse babamdan ilim ve edeb öğrendi. Bunların her biri âlim, kâmil oldu." Oğlu Muhammed Ebü'l-Feth ve Muhammed Ebü'l-Vefâ da bu âlimlerden idi. Ömer Hamevî Eskaf el-Akîbî de ondan ilim öğrendi. Alvân Hamevî ölüm hastalığına tutulmazdan önce vefât edeceğini, sonra talebeleri ile bir kısım insanların yapacakları işleri haber verdi. Zamânı gelince dediği ortaya çıktı. Vefâtından az önce de teyemmüm etti. Sonra namaza başladı. Fâtiha-i şerîfeyi okurken; "İyyâkena'büdü ve iyyâke-nesteîn" âyet-i kerîmesini okurken vefât etti. Vefâtı Şam'da duyulunca, Emevî Câmii hatîbi hutbede onun fazîletlerini söyledi.Herkes ağladı. Alvân Hamevî, çok eser yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Üss-ül-Mekâsıd fî Ta'zîm-il-Mesâcid, 2) El-Emr-üd-Dirâsi fil-Ahkâm-i-Müte'allikâti bil Medâris, 3) Bedî-ul-Me'ânî fî Şerhi Akîdet-iş-Şeybânî, 4) Tuhfet-ül-İhvân fî Mesâil-il-Îmân, 5) Tuhfet-ül-İhvân min-es-Sûfiyyeti bil-Keşf, 6) Tuhfet-ül-Habîb, 7) Takrîb-ül-Fevâid ve Teshîl-ül-Mekâsıd. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.7, s.150 2) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.217 3) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.742 4) El-Kevâkıb-üs-Sâire; c.2, s.206 5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.191 6) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.266,616,997, c.2, s.1142, 1234, 1596, 1968 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.286 8) Brockelman; Gal.2, s.333 9) Nesemât-ül-Eshâr |
|
|
|
|
|
#535 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
ALVARLI MUHAMMED LÜTFİ (Efe)
Nakşibendî büyüklerinden. 1868 (H.1285) târihinde Erzurum'un Hasankale ilçesine bağlı Kındığı köyünde doğdu. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi, Seyyide Hadîce Hanımdır. İlk tahsîlini babasından aldı. Sonra Erzurum'daki tanınmış bâzı âlimlerin derslerine devâm etti. 1890 yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiine imâm oldu. Aynı yıl babasıyla Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî hazretlerine talebe oldu. Bâtınî ilimlerde ilerledi. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunurdu. Efe hazretleri anlatır: Bir gün sohbetten sonra hazret-i Pir dışarıya çıkmışlardı. Ben de kendimde olmaksızın kapıya yöneldim. Odadan dışarı çıktığımda hazret-i Pir'i bir kolunda büyük oğlu Şeyh Abdülhâdî, diğer kolunda Şeyh Abdülbâkî hazretleri olduğu halde sofada ayakta bekler gördüm. Elleriyle yaklaşmamı emrettiler. Yanına vardığımda mübârek ellerini şakaklarıma koyup öyle bir nazar ettiler ki, başımArşa değdi sandım." Muhammed Lütfi Efendi, bu nazarla bilinmeyen, anlaşılmayan derecelere kavuştu. Ertesi sabah Pîr-i Küfrevî hazretleri kendisini halîfe seçtiğini ve halkı irşâda memur ettiğini bildirdi. Böylece icâzetini (diploma) aldıktan sonra bir müddet daha Sivaslı Câmiinde göreve devâm etti. Sonra tâyini Erzurum'un Dinarkom köyüne çıktı. Burada iken 1916'da Rusların doğuda Van, Muş ve Bitlis'i ele geçirmeleri üzerine Erzurum'a geldi. Rus istilâsının devâm etmesi ile Tercan'ın Yavi Köyüne gitti. Burada bir taraftan imâmlık yaparken diğer taraftan gönlüne girdiği herkesi Rus zâlimlerine karşı silahlandırdı. 1917'de Rusya'da bolşevik ihtilâlinin vukû bulmasından sonra Ruslar, Osmanlı topraklarından çekilirken silahlarınıErmenilere vererek onları mâsum ve savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermenilerin hedefi, Doğu Anadolu'yu da içine alan büyük Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan halkın bölgeyi terketmesini istiyorlardı. Bu gâyeleri tahakkuk ettirmek üzere görülmemiş bir kıyım ve imhâ hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere ve yatalak hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bâzılarını câmi, ev ve ahırlara toplayarak sonra ateşe verdiler. Bu mezâlim, doğudan batıya doğru büyük bir göç dalgasının başlamasına sebep oldu. |
|
|
|