Geri Git   Number 1 Forum Group > GENEL KONULAR & SOHBET > Genel Sohbet Muhabbet > Dini Konular

Cevapla
 
LinkBack Konu araçları
Eski 14-09-2007, 02:16 AM   #1051 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
Dâvûd-i Tâî hazretleri çok az görüştüğü insanlardan zaman zaman kendisinden nasîhat isteyen kimselere şöyle buyurmuştur:

"Her nefs, dünyâdan susuz olarak gidecektir. Ancak Allahü teâlâyı zikreden kullar bundan müstesnâdır."

"Uzun emele dalan bir kul, üzerindeki kul borçlarını unutur ve tövbe etmeyi sonraya bırakır. Siz böyle yapmayınız."

"Her an kusur ve günahları çoğalan, kabahatları yenilenen bir kul, nasıl olur da üzülmez."

"Dünyâya düşkün kimsenin, insanlardan ayrı yaşamasının ve uzlete çekilmesinin bir faydası olmaz. Dostu, Allahü teâlâ, nasîhatçısı Kur'ân-ı kerîm olmayan kimse, şüphesiz yolu şaşırmıştır. Onun uzleti uygun değildir."

"Dünyâyı sevenler, dünyâlıkları için âhiretlerini terkediyorlar. Sen, Allahü teâlânın emirlerini yapabilmek için dünyâyı terket."

"Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma."

"Hayâtımda, gece ibâdet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim."

Vefâtından bir gün önce kendisini ziyâret eden zât şöyle anlatmıştır: "Hazret-i Dâvûd'un hastalandığını duydum ve ziyâretine gittim. Hava çok sıcaktı. Evine geldim, yastık yaptığı bir kerpicin üzerine başını koymuş, hem çok ızdırap çekiyor, hem de Kur'ân-ı kerîmden, Cehennem ateşi geçen bir âyet-i kerîmeyi okuyor, onu durmadan tekrar ediyordu. "Açık havaya çıkarayım ister misin?" dedim. Cevâben; "Hayâtımda nefsim, bana hiç bir isteğini kabûl ettirememiştir. Nefs için, böyle bir şey istemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben ölünce, şu duvarın arkasına gömünüz ki beni kimse görmesin. Sağlığımda uzlet ve yalnızlıkta idim, ölünce de öyle, kimsenin görmediği bir yerde yatayım." dedi. Benimle helâllaştı."

Vefât ettiği gece sabaha kadar Kur'ân-ı kerîm okumuş, duâ ve zikirde bulunmuş, uzun uzun ağlamıştı. Namaz kılarken uzun rükû ve secdeler yapmıştı. Secdeden uzun müddet başını kaldırmadığını gören annesi merak edip yanına vardığında, rûhunu Hakk'a secdede teslim etmiş olduğunu gördü.

Vefât ettiğinde semâdan bir ses; "Ey insanlar! Dâvûd, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâlâ ondan râzı olmuştur." diyordu.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Faydalı Linkler
Eski 14-09-2007, 02:16 AM   #1052 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
Salât bin Hâkim diyor ki: "Dâvûd-i Tâî'nin vefât edeceği gece, nur ve çok melekler gördüm."Cennet-i âlâ, Dâvûd'un gelişi için süslenip, hazırlandı. Dâvûd murâdına erdi." diyorlardı. Birisi, o gece rüyâsında Dâvûd-i Tâî'yi gördü; "Artık zindandan kurtuldum." diyordu. Sabah olunca rüyâyı anlatmak için evine geldiğinde onu vefât etmiş buldu. Vefât haberi Bağdât'ta çabuk duyuldu. Cenâzesini taşımakla şereflenmek için binlerce insan toplandı. Kabrin başında İbn-i Semmâk, "Ey Dâvûd! Kendini, kabir zindanına konmadan önce dünyâda hapsettin. Hesap günü gelmeden önce, sen kendini hesâba çektin. Sen geceleri insanlar uyurken uyumazdın. İnsanlar kaybederken, zarar yaparken, sen kazanırdın. İnsanlar batarken sen selâmette idin. Bugün Allahü teâlânın rahmetine ve Rıdvânına kavuşursun." dedi. O sözünü bitirince, Ebû Bekr-i Nahşebî kalkıp, Allahü teâlâya hamd ve Resûlullah'a selâmdan sonra; "Yâ Rabbî! İnsanlar sâdece bildiklerini söylediler. Allah'ım sen onu rahmetinle bağışla, onu kendi ameline bırakma." diye duâ etti.

Dâvûd-i Tâî'nin vefâtından sonra halîfeleri, Ahmed el-Antâkî, Sa'dûn-ı Mecnûn ve yerine vekîl bıraktığı Mârûf-i Kerhi onun tasavvuftaki yolunu devâm ettirdiler. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesîle oldular.

SECDEDE VEFÂT ETTİ

Bir kimse anlatıyor, duydum ki Dâvûd Tâî,
Hastalanmış yatıyor, hava da güzel idi.

Ziyâret maksadıyle, gittiğimde yanına,
Gördüm koymuş başını, kerpiçten yastığına.

Hem ızdırap çekiyor, hem Kur'ân okuyordu,
Bir âyeti durmadan, hep tekrar ediyordu.

O âyetin mânâsı, şöyle idi meâlen:
"Cehennem'de şiddetli, azap var ebediyyen."

Dedim ki: "Dışarıda, çok güzel bir hava var,
Dışarı çıkarayım, isterseniz bir miktar."

Buyurdu ki: "Ömrümde, hiç uymadım kendime,
Böyle şey istemekten, sığınırım Rabbime,

Ölürsem gömün beni, şu duvar arkasına,
Görmesin kimse beni, vasiyettir bu sana."

Muhterem vâlidesi, anlatır ki şöylece;
Oğlum, ibâdet ile, sabahladı bir gece.

O gün sabaha kadar, namaz kıldı huşûyla,
Sonra da ağlıyarak, meşgûl oldu duâyla.

En son vardı secdeye, bekledi uzun mikdâr,
Kaldırmadı başını, fecir sökene kadar.

Merak ettim doğrusu, onun bu durumunu,
Bir de baktım secdede, teslim etmiş rûhunu.

Vefât ettiği gece, bir ses geldi gâibden,
İşitti cümle âlem, şöyle diyordu aynen:

"Bilin ki Dâvûd Tâî, Rabbine kavuşmuştur,
Cennet nîmetleri, şimdi onun olmuştur.

Cennetler hazırlanıp, süslendiler hep ona,
Ne mutlu Dâvûd'a ki, tam vardı murâdına."

Onun cenâzesini, taşımak gâyesiyle,
Binlerce kişi gelip ağladı gözyaşıyle.

Hazret-i İbn-i Semmâk, gelip cenâzesine,
Şu târihî sözleri, söyledi kendisine:

"Zâten ölü gibiydin, sen ecelin gelmeden,
Görmüştün hesâbını, hesâba çekilmeden."

Sen onun hürmetine, affeyle yâ Rab bizi,
Âhiret derdi ile, dertlendir hepimizi.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:17 AM   #1053 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
HESAPTAN KURTULUŞ YOKTUR

Bir gün, Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf'a; "Beni, Dâvûd'un yanına götür. Onu ziyâret edeceğim. Nasîhat isteyip, duâsını alacağım." dedi. Bunun için kalkıp, Dâvûd'un evine gittiler. İçeri girmek için izin istediler. Fakat içeri girmeye izin alamadılar. Annesine ricâ ettiler. Annesi oğluna; "Evlâdım, müsâde et de içeri girsinler." deyince, o; "Anneciğim, dünyâ ehli ile benim ne işim vardır? Onları görünce, dünyâyı hatırlıyor, âhireti unutuyorum. Bunun için beni mâzur gör." dedi. Annesi tekrar ricâ edince, kırmadı; "Ey benim Allah'ım!"Annenin hakkını gözet, zîrâ onun rızâsı benim rızâmdır." buyurduğun için kapıyı açıyorum." dedi. Halîfe Hârûn Reşîd ile İmâm-ı Ebû Yûsuf içeri girdiler. Dâvûd-i Tâî ile müsâfeha yaptılar. Hârûn Reşîd'in elini tutunca, onun ellerinin nâzik bir el olduğunu belirtti ve; "Ey Halîfe! Bunca zaman ömür ve saltanat sürdün. İnsanlara hükmettin. Sakın zulme meyletme. Zîrâ hesaptan kurtuluş yoktur." buyurdu.

Dâvûd-i Tâî'nin bu tesirli sohbetini dinleyen halîfe kendinden geçip, göz yaşları döktü. Duâsını istedi. Duâdan sonra bir kese altın verdi ve; "Kendi öz malımdandır ve helâldir, alınız." dedi. Halîfenin hediyesini ve ricâsını kabûl etmeyen Dâvûd-i Tâî; "Size mübârek olsun. Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız yoktur. Babamdan kalan mal ve mülk satıldığında elime geçen altınlar bize yeter. Rabbim o paralar bittiğinde işimizi bitirip bizi başkalarına muhtaç kılmasın. O kendisine yapılan duâları reddetmez. İzzeti hakkı için kabûl eder." buyurdu.

Hârûn Reşîd ve İmâm-ı Ebû Yûsuf keseyi alıp gittiler. Dâvûd-i Tâî'nin vekilharcına giderek parasının mikdârını sordular. Vekilharcın bildirdiği mikdârı hesab ettiler. Bu ölçüye göre parası hesap edildiğinde şeyhin vefât edeceği günü buldular. Nakledilir ki hesab edilen gün geldiğinde İmâm-ı Ebû Yûsuf; "Gidin bakın bugün Dâvûd-i Tâî vefât etmiştir." buyurdu. Gidip baktıkları zaman vefât ettiğini öğrendiler. İmâm-ı Ebû Yûsuf onun hakkında; "Duâsı makbûldür. Allahü teâlânın indinde yeri seçilmişlerin yanıdır." buyurdu. Biraz sonra haberci, Dâvûd-i Tâî'nin ölüm haberini getirdi.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:17 AM   #1054 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
ASLANDAN KAÇAR GİBİ

Dâvûd-i Tâî dünyâ malına aslâ kıymet vermezdi. Vefâtından önce ziyâret edenler yastığının kerpiç, yiyeceğinin bir çanak suya batırılmış kuru ekmekten ibâret olduğunu görmüşlerdi. Dünyâ hakkında şöyle buyurdu: "Eğer selâmette olayım dersen, dünyâya, haydi sana selâm olsun, diyerek vedâ et. Eğer kerâmet istersen âhirete, sen nazarımda ölü gibisin, diyerek cenâzesini kılmak üzere tekbir al ve Allahü teâlâyı dileyen tasavvuf yolcusunun alâmeti dünyâya rağbet etmemek, dünyâdan zarûret mikdârıyla yetinmek, fazlasını arayıp sormamaktır ve yükün, uzun yola çıkacak birinin ağırlığı kadar olsun. Sakın bundan fazla dünyâlığı kalbinize yerleştirmeyin ve ey insanlar! Dünyâyı isteyenler, nefislerinin isteklerine karşı acelecidir. Dünyâ hesâbıyla bedenlerini yorarlar. Hâlbuki dünyâya rağbet, dünyâ ve âhirette yorgunluktan başka bir şey değildir. Zâhidlik ise dünyâda ve âhirette rahatlıktır. Öyle ise arslandan kaçar gibi dünyâyı isteyen insanlardan kaçmalıdır."

NE İÇİN ŞEREFLİYDİ?

"Hangi güzel yüz ki, toprak olmadı?
Hangi tatlı göz ki, yere akmadı."

Bir şarkıcı kadından, duyunca bu sözleri,
Hidâyete gelerek, yaşla doldu gözleri.

Ve İmâm-ı A'zam'ın, hânesine giderek,
Anlattı bu hâlini, çok taaccüp ederek.

Dedi ki: "Ey efendim, bir söz duydum birazdan,
Şuûrum alt üst oldu, soğudum bu dünyâdan.

Hidâyete gelmeme, sebep oldu bu şiir,
Bu fakire, şu anda, nasîhatiniz nedir?"

İmâm'ın emri ile, öğrendi din ilmini,
Ve ilmine göre de, düzeltti her hâlini.

Sonra da, öyle kavî, sarıldı ki İslâma,
Örnek oldu hayatı, bilcümle müslümâna.

Geldi bir gün Câfer-i Sâdık'ın huzûruna,
Dedi ki: "Bir nasîhat, eyleyin lütfen bana."

Buyurdu ki: "Ey Dâvûd, zâhidisin zamânın,
Benim nasîhatime, var mı ki ihtiyâcın?"

Dedi ki: "Sen Resûl'ün, torunusun bir kere,
Ve mübârek kanından, taşıyorsun bir zerre,

Bu yüzden var elbette, bizlere üstünlüğün,
Senin nasîhatine, muhtaçtır herkes bu gün."

Buyurdu: "Korkum şu ki, mahşer günü, Peygamber,
Bana şöyle bir bakıp, buyurursa "Ey Câfer!

Sen, evlâdım olarak, böyle mi olacaktın?
Ve benim sünnetime, böyle mi uyacaktın?"

Dâvûd bunu duyunca, başladı ağlamaya,
Uğraştı sırf kalbini, Allah'a bağlamaya.

İnzivâya çekilir, sever idi uzleti,
Buna rağmen cihâna, yayılmıştı şöhreti.

Sordular sebebini, devrin âlimlerinden:
"Dâvûd, uzlette iken, bu şöhreti nereden?"

Dediler ki: "Kalbinde, sırf Allah vardır onun,
Yâni Allah'tan başka, kimsesi yok Dâvûd'un.

Mahlûktan yüz çevirip, kul, dönerse Rabbine,
Öyle şeref bulur ki, akıl ermez hâline."

Bir gece otururken hânesinin damında,
Allah'ın kudretini, tefekkürü ânında,

Başladı ağlamağa, Rabbini düşünerek
Düştü komşu damına, kendisinden geçerek.

O zât sesi duyunca bacaya çıktı birden,
Onu görüp dedi ki: "Sen mi düştün deminden?"

Buyurdu ki: "Tefekkür, ediyordum Rabbimi,
Bayılmışım ve sonra, burda buldum kendimi."

Su içine doğrayıp, yerdi hep yavan ekmek,
Nefsi azmasın diye, yemezdi yağlı yemek.

Bir gün bâzı dostları dediler: "Zaîfsiniz,
Size yağlı bir yemek, getirsek yer misiniz?"

"Evet" dediği için, getirdiler önüne,
Lâkin biraz düşünüp, yemedi ondan yine.

Dedi: "Filân kimsenin, nasıldır yetimleri?
Alıp ona götürün, bu nefis yemekleri."

1) Hilyetü'l-Evliyâ; c.7, s.535
2) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.76
3) Tezkiretü'l-Evliyâ; s.141
4) Risâle-i Kuşeyrî; s.74, 75, 76, 301, 329, 572, 579
5) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.6
6) Nefehâtü'l-Üns; s.94
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1050
8) Min Alâmi'l-Ârifîn; s.79
9) Envârü'l-Kudsiyye fî Menâkıbı-ıs-Sâdetü'n-Nakşibendiyye; s.82-86
10) Vefeyâtü'l-Â'yân; c.1, s.177
11) Keşfü'l-Mahcûb; s.109
12) Eshâb-ı Kirâm; s.326
13) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.256
14) Tabakâtü's-Sûfiyye (Sülemî); s.85
15) Sıfât-üs-Safve; c.3, s.86
16) Sefînetü'l-Evliyâ; s.121
17) Tabakât-ı İbni Sa'd; s.27, 56, 276
18) El-A'lâm; c.2, s.235
19) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.154
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:17 AM   #1055 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
DAYGAM BİN MÂLİK

Evliyâdan. İsmi, Daygam bin Mâlik'tir. Doğum, vefât yeri ve târihleri kesin olarak bilinmemektedir.

Çok iyi bir terbiye ile yetişti. Gönlü her zaman Allah sevgisi ile dolup taşardı. Annesi kendisi ile çok ilgilenirdi. Oğlunun Allah sevgisinden çeşme gibi akan göz yaşlarını gördükçe o da kendini tutamayıp ağlardı. Çok ibâdet ederdi.

Seyyâr bin Hâtem anlatır: Daygam'ın gece ve gündüzü ibâdetle geçer, çok duâ ederdi. Bir defâsında secde hâlinde; "Yâ Rabbî! Mahlûkâtın kalpleri senden nasıl döner?" diyordu. Kendisine bir hastalık geldiğinde gusül, boy abdesti alır evine kapanır, kapısını kilitler ve; "Yâ Rabbî! Sana geldim." der, rükû ve secde ederdi. Daygam hazretlerinin günlük virdi, âdet ettiği ibâdeti dört yüz rekat namaz kılmaktı. Yaz ve kış bu ibâdetine devâm ederdi."

Abdullah bin Amr anlatır: "Sevdiğim bir arkadaş olan Amr bin Müslim'in yanına gittim. Mescidde ıslanan iki ayrı yer gösterdi. Biri onun hizâsında idi."Hayırdır inşâallah bu nedir?" dedim. O; "Vallahi bu, akşam ile yatsı arasında rükûda iken Daygam bin Mâlik'in akıttığı gözyaşlarının izleridir." dedi."

Ezher bin Mervan Rakkaşî anlatır: "Daygam, ibâdeti çok bir zât idi. Başkalarına hiç benzemezdi. Dâimâ üzüntülü görünürdü. Birisi annesine onun bu üzüntülü hâlinden sordu. Annesi ağladı ve; "Çağırıldığı şey (âhiret) için varsın üzülsün. Hazret-i Hasan ve sevdikleri de üzüntülü gittiler." dedi."
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:18 AM   #1056 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
Bir gün annesi, Daygam'a seslendi. O da; "Buyur anneciğim." diyerek yanına geldi. Annesi; "Allahü teâlâya yakın olman sebebiyle sevinçli misin?" dedi. Bunun üzerine Daygam, bir feryâd koparıp yere baygın düştü. Onun bu feryâdı gibi bir feryâd hiç duyulmamıştı. Annesi ağlayarak yanına oturdu ve; "Ey oğlum! Senin yanında Rabbinin işinden bir şey de sormaya gelmez oldu." dedi.

Yine bir gün annesi Daygam'a seslenmişti. O her zamanki edebini gösterip; "Buyur anneciğim!" dedi. Annesi ona; "Ölümü seviyor musun?" diye sordu. Daygam; "Evet anneciğim!" dedi. Annesi; "Niçin seversin?" diye sordu ve açıklamasını istedi. O da; "Allahü teâlânın yanında hayırlı olan şeyi ümid ediyorum." dedi. Ana-oğul ağlamaya başladılar. Ev halkı da onlarla birlikte ağladı.

Bir defâsında yine annesi; "Ey oğlum! Ölümü seviyor musun?" demişti. Daygam buna karşı; "Hayır Anneciğim!" dedi. Annesi buna hayret edip sebebini sordu. O da; "Ölüme hazır değilim." dedi. Bunun üzerine ana-oğul ağlamaya başladı.

Hakem bin Nuh, bir gün Daygam'ın oğluna şöyle anlattı: "Baban Daygam bin Mâlik ile bir gemide idik. Gece sabaha kadar ağladı, inledi. Sabah olunca biz; "Ey Mâlik! Gecen çok uzun sürdü." dedik. Yine ağladı. Sonra; "İnsanlar yarın başlarına gelecek şeyleri bilseler, hayattan ebedî lezzet almazlar. Vallahi şu gecenin şiddetli karanlık ve korkusu, bana âhireti ve oradaki işin zorluğunu hatırlattı. O gün bütün işler insanı üzer dedikten sonra, Lokman sûresi 33. âyet-i kerîmesini okudu. Meâlen "Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın."

HOR VE HAKÎR OLUR

Mevlânâ Ebû Eyyûb anlatır: "Daygam bin Mâlik bir gün bana; "Ey Ebâ Eyyûb! Nefsinin düşmanlığından sakın. Ben insanların dünyâda üzüntülerinin bitmediğini gördüm. Allahü teâlâya yemin ederim ki, âhirette mümin sürûr, sevinç görmezse iki şeyle karşılaşır: Dünyâda iken yaptıklarına pişman olur. Bunu niye yaptım der. Diğeri âhirette hor ve hakir olur." dedi. Bunun üzerine ona; "Mümine âhirette sevinç neden olmasın, zîrâ o dünyâda, Allah'ı için yorulup didiniyor?" dedim. Bana; "Ey Ebû Eyyûb! Nasıl kabûl görsün nasıl selâmete ersin? Zîrâ nice kimseler işinin gücünün; îmân, ibâdet ve ihlâsının doğru olduğunu zanneder. Sonra da artık kurtuldum, der. Bunların yaptıkları işler, Allahü teâlânın rızâsına uygun olmadığı için, işleri âhirette yüzlerine vurulur." dedi."

1) Sıfât-üs-Safve; c.3, s.240-243
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:18 AM   #1057 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
DEDE HALÎFE

Osmanlı âlimlerinin meşhurlarından. On altıncı asırda yaşamıştır. 1565 (H.973)'te vefât etti.

Gençliğinde ticâret ve deri dabağcılığı yaptı. Yirmi yaşına kadar ilimden bir harf okumamış, bir ilim ehlinin sohbetinde bulunmamıştı. Yirmi yaşından sonra bir hâdise sebebiyle ilme başlayıp devrinin meşhur âlimlerinden oldu. Amasya'da deri dabağcılığı ile meşgul iken, Amasyalılar şehirlerine gelen bir müftüyü ağırlamak için bir bahçeye götürmüşlerdi. Dede Halîfe de bir tanıdığı vâsıtasıyla bahçedeki cemâatın arasına katılmıştı. Yemek hazırlıkları yapılacağı sırada biraz odun lâzım oldu. Dede Halîfe; "Ben toplayayım." diye yerinden fırladı. Bu arada misâfir müftü ona bakarak; "Bu câhil gitsin." dedi. Müftünün bu sözlerini duymuştu ve kendinin ilimden habersiz bir câhil olduğunun da farkında idi. Ancak o anda bu şekilde hor görülmesi kendisini başından kaynar sular dökülür gibi yakmıştı. Birdenbire büyük bir kırıklık hâline girmiş, son derece mahzunlaşmıştı. Perîşân bir halde kalabalıktan yavaş yavaş uzaklaşarak odun toplamaya gitti. Kalabalık gözden kaybolunca, oradaki bir sudan abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Sonra yüzünü yere koyarak secde hâlinde tam bir teslimiyet ve yakarışla Allahü teâlâya duâ edip, câhillikten kurtarmasını istedi. İlim ve fazîlet sâhibi kimselerden olmak için içli duâlar yaptı. Duâ için yüzünü toprağa koyduğu sırada o kadar kendinden geçti ki, bu sebeple toprakta yüzü çizilip kanamış ve farkında olmamıştı. Sonra kalkıp odun topladı. Götürebileceği kadar yüklenip bahçede oturan cemâatin yanına getirdi. Kalabalığa yaklaşınca yüzündeki çizikleri ve kanları görerek ağaç toplarken yüzünü yaralamış diye gülüştüler. Bahçede bulunanların hepsinin biraraya toplanmış olduğu bir anda Dede Halîfe misâfir ve ilim sâhibi müftünün yanına yaklaşıp elini öptü. "İşimi bırakıp, ilim öğrenmek istiyorum!" dedi. Müftü; "Çok zor senin bu isteğin. Çok çalışıp, gayret sarfetmeden ve bir hocanın dersine, hizmetine devâm etmeden mümkün değildir. Sen bu yükün altından kalkamazsın." dedi. Ama o çok kararlı bir halde yalvararak ısrâr etti. Müftü sonunda ona ilim öğretmeyi kabûl etti.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:18 AM   #1058 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
Ertesi gün işini bırakıp dükkanında bulunan mallarını satıp ilim öğrenmek için hazırlık yaptı. Kitaplar satın aldı. Derhal ilim tahsîline başladı. Büyük bir gayret ve şevkle günden güne ilmini ilerletti. Sonunda Bursa'da Sultan Murâd Medresesinin meşhur müderrislerinden Müderris Sinânüddîn'e muîd, yardımcı müderris oldu. Bu vazîfesinden sonra ise müderris olarak değişik yerlerde ve çeşitli medreselerde uzun müddet müderrislik yaptı. En son İznik'teki Süleymân Paşa Medresesinden emekliye ayrıldı. Daha sonra müftülük vazîfesi de verildi.

Tefsîr ve fıkıh ilimlerinde büyük ve fazîlet sâhibi bir âlim idi. Ayrıca eserler de yazdı. Sarf ilminde en meşhûr kitaplardan olan Taftazânî kitabının şerhi üzerine bir hâşiye (açıklama) yazmıştır. Fıkıh ilmine dâir bir manzumesi ve çeşitli ilimlere dâir risâleleri vardır.

1) Ikd-ül-Manzûm; c.2, s.164
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:18 AM   #1059 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
DEDE MOLLA

Orta Anadolu'da yetişen velîlerden. Dedemoğlu diye bilinir. Doğum ve vefât târihi bilinmemektedir. Hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selîm Hanın pâdişâhlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya'nın Çumra ilçesinde, kendi adıyla anılan Dedemoğlu köyünde olup ziyâret edilmektedir.

Meşhur menkıbesi şöyle anlatılır: Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu bu zâtın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp selâm verir. Köylü gelenin kim olduğunu farketmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyreden Sultan; "Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır'a gidiyormuş" der. "Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonra işine devam eder. Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönül bağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sâhibi bir zât olduğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; "Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı? der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işâret ederek; "Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!" der. Pâdişâh; "İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister." deyince; "İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâm eder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerler grup grup aksakallı ihtiyar zâtın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsını alır ve ordusuna ilerle emrini verir.
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-09-2007, 02:19 AM   #1060 (permalink)
bal650
Super Moderator
 
bal650'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der. Sultan önce bir şey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte o asker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip, bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

1) Konya Velîleri; s.191
bal650 Çevrimdışı  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!