|
||
|
|
#1201 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Ebû Bekr Ayderûs hazretleri, amcasının oğlu Abdurrahmân bin Ali ile geceleri vâdiye çıkarlar, orada namaz kılarlardı. Her rekatte on cüz Kur'ân-ı kerîm okurdu. Sabah namazı vakti girerken şehre dönerlerdi. Küçüklüğünden îtibâren geceleri uyumayıp ibâdetle meşgul olmayı âdet edinmişti. Nefsini ıslâh edip, olgunluklara ermek için çok uğraşmıştır. Günlerce gece ve gündüzleri hiç uyumazdı. Bu halden hiç etkilenip yıpranmazdı. Bir yakını; "Onun otuz seneden beri geceleri üç saatten fazla uyumadığına şâhid oldum." demiştir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en önemli sebeplerden biri olan seher vakti uyanık bulunup, zikir, ibâdet ve tâatla meşgûl olmak husûsunda çok gayretliydi. Başkalarına çok zor gelen bu husus ona kolaylaştırılmıştı.
Babasının âdeti olduğu gibi, Ebû Bekr hazretleri de, Hûd aleyhisselâmın kabrini ve evliyâ kabirlerini ziyârete çok giderdi. Bu hal üzere memleketinde bir müddet kaldıktan sonra Harameyn'e ziyârete gitti. Aden'e varınca oradaki âlimlerden Allâme Abdullah bin Ahmed bin Mahreme'den ve Allâme Muhammed bin Ahmed bin Fadl'dan ilim öğrendi. Zebîd şehrinde ise; Şeyhülislâm Ahmed bin Ömer el-Mezced'den ve İmâm Yahyâ bin Ebî Bekr Âmirî'den istifâde etti. Peygamber efendimiz rüyâsında mübârek eliyle Ebû Bekr Ayderûs'un sırtını sıvazlamış ve mübârek parmaklarının izi ömür boyu sırtında kalmıştı. Yahyâ bin Ebî Bekr Âmirî büyük bir âlimdi. Bu parmak izlerini göstermesi için ricâda bulununca gösterdi. Bu zât ona hırka giydirip, icâzet verdi. Uğradığı diğer yerlerde de değişik âlimlerle görüşüp onlardan istifâde etti ve icâzet aldı. Sonra hacca gitti. Mekke'de Hâfız Muhammed bin Abdurrahmân es-Sehavî'den ilim öğrendi, o zâttan da, icâzet aldı. Açık zihinli, parlak zekâlı, anlayışlı ve isâbetli görüşleriyle, karşılıştığı her zât tarafından takdir ve medhedilmiştir. |
|
|
|
| Faydalı Linkler |
|
|
#1202 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Ebû Bekr Ayderûs hazretleri, hal, iş ve sözleriyle çok beğenilen bir zâttı. Hac ibâdetini tamamladıktan sonra memleketi Terîm'e döndü. İlim öğretmekle meşgûl oldu. Onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde pekçok kimse toplandı. Kıymetli talebeler yetiştirdi. Bu talebelerinden bâzıları, kardeşi Hüseyin, yeğeni Abdullah, Allâme Abdullah bin Muhammed Kuşeyr ve diğerleridir. Bütün vakitlerini ilim öğretmekle ve kitap mütâlaası ile geçirirdi. Çok kimsenin çözmekte güçlük çektiği zor meseleleri çözer ve açık bir şekilde îzâh ederdi. İlim, fazîlet sâhibi sâlih kimselerle görüşüp sohbet ederdi. Dünyâya düşkün olanlardan uzak dururdu. Âriflerin; "Allahü teâlâyı tanıyan kimsenin hayâtı tatlı ve yaşayışı safâlı olur. İnsanlar arasında yalnız gibi, yalnız iken cemâat arasında gibi olur. Vefâtında garîb gibi, vatanından uzak olunca da vatanında gibi olur. Bulunmadıkları yerde var gibi hissedilir, bulunduğu yerde de yok gibi hissedilir. Bedeniyle insanlar arasında fakat kalbiyle onlardan uzak olur. Allahü teâlâyı zikretmenin, anmanın lezzetine gark olmuş halde bulunur." diye târif ettikleri gibi mübârek bir zât idi. Dâimâ tebessüm ederdi. Herkese güler yüzlü davranırdı. Huzûrunda bulunanları hoş sohbetiyle ferahlandırırdı. Bulunduğu yerde boş söz söylenmez ve boş işler yapılmazdı. Talebelerine ve sevenlerine tatlılar ve çeşitli meyveler ikrâm ederdi. Onu tanıyıp sevenler birbirlerine karşı da gâyet samîmî ve dostça davranırlar, birbirlerine yardım ve ikrâm yaparlardı. Fakirlere, dul ve yetimlere, muhtaçlara dâimâ yardımda bulunur, sıkıntılarını giderirdi. Zamânındaki edib ve şâirler onun üstün hâllerini, güzel vasıflarını şiirleri ve yazılarıyla dile getirmişlerdir. Yaşadığı cemiyette İslâmiyete uyması, dîni anlatması insanlara karşı muâmelesi ve diğer bütün münâsebetlerinde, büyük-küçük herkesin örnek aldığı, dâimâ kendisine baş vurduğu bir zât idi. Menkıbeleri ve kerâmetleri, Allâme Muhammed bin Ömer tarafından yazılan Mevâhib-ül-Kuddûs fî Menâkıbı İbn-il-Ayderûs adlı kitapta toplanmıştır. Bir kısmı şöyle anlatılmıştır:
Ebû Bekr Ayderûs, fıkıh âlimi Muhammed bin Ebî Bekr bin Sâig'in çocuklarının yanına uğradı. Onlar, koyunlarını sulamak için bir kuyu başında duruyorlardı. İnsanların kuyunun suyunu bitirdiklerini gördü. Ebû Bekr Ayderûs hizmetçisine; "Kovayı al ve koyunları sula." buyurdu. Kuyuda su tükendiği halde onun kerâmetiyle su çıktı. Hizmetçi koyunları suladıktan sonra, diğer hayvanlar da suya kandılar ve insanlar su kaplarını doldurdular. Yine bir gün Harameyn'den dönerken, Zeylâ denilen yere girdi. O zaman oranın hâkimi Muhammed bin Atik idi. İttifakla bildirildiğine göre, bu zâtın, kendisine çok düşkün olduğu oğlu vefât etmişti. Ebû Bekr Ayderûs, tâziye ve sabır tavsiye etmek için hâkimin yanına vardı. Bu hususta ona hiçbir şey fayda vermiyordu. Onu büyük bir üzüntü içinde gördü. Devamlı ağlıyordu. Ayderûs, vefât etmiş çocuğun yüzünü açtı ve onu ismiyle çağırdı. Çocuk, Ayderûs'a cevap verdi. Allahü teâlâ, ona rûhunu iâde etti. Kalkıp, hazırlanmış olan keşkekten onlarla berâber yedi. Uzun bir müddet daha yaşadı. Ebû Bekr Ayderûs, kişinin niyetini ve içinden geçirdiği şeyi haber verirdi. Bir gün birisine; Rebî'ul-evvel ayında Haleb'e gittiğini, Kasırîn caddesinde filancanın evinde kaldığını hatırlıyor musun?" dedi. O; "Evet, siz o sene Haleb'de miydiniz?" dedi. Orada bulunanlardan bâzıları, Ayderûs'un, Şam'a, Mısır'a, hiçbir yere gitmediğini söylediler. O kişi, Allah'a yemîn ederek, Ayderûs'un söylediğinin aynen vâki olduğunu söyledi. Sâlih bir zât olan Ahmed bin Sâlim şöyle anlatır: "Muhammed bin Îsâ Bâncar, bâzı hediyelerle birlikte beni Ebû Bekr Ayderûs'a gönderdi. Kendisine daha ilk selâm verişte, ismimi ve yanımda neler olduğunu söyledi. Ben hediyeleri ona anlatmadan; "Filancaya verin." buyurdular. Yanımdaki şeylerin ne olduğunu Allahü teâlâdan başka bilen yoktu." |
|
|
|
|
|
#1203 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Talebeleri bir sıkıntı ve belâya düştüklerinde, Ebû Bekr Ayderûs'tan yardım isterler ve Allahü teâlâ onları bu vesîleyle o dertten kurtarırdı. Nitekim, Âmir bin Abdülvehhâb'ın emîrlerinden, Emîr Mercan bin Abdullah dedi ki: "Harpte San'a-i ûlâ denilen yerde idik. Düşman üzerimize yüklendi ve arkadaşlarım dağılıp bir kısmı yaralandı. Her tarafımızı düşmanlar çevirdi. Hocam Ebû Bekr'in ismini söyleyip, Allahü teâlâdan yardım istedim. Vallahi, güpegündüz ve ayan beyân gördüm ki, atımın perçeminden tuttu, onların arasından beni aldı ve evime ulaştırdı."
Dâvûd bin Hüseyin Habânî şöyle anlatır: "Bir yerde zâlim bir vâli bana eziyet etti. Günlerce Yâsîn sûresini, bu adamın bana olan şerrine son vermesi için Allah'a yalvararak okudum. Sonra rüyâmda, birisi bana; "Ey Ebû Bekr Ayderûs, de!" diyordu. Böyle söyledim. Zâlimin bana olan zulmü sona erdi.Hâlbuki Ayderûs'u tanımıyordum. Onu suâl ettim; Aden'de oturduğunu söylediler. Huzûruna vardığımda, başımdan geçenleri haber vermeden kendisi haber verdi. Seyyid Celîl Muhammed bin Ahmed Vatab şöyle anlatır: "Habeş diyârında geziyordum. Üzerime hırsızlar saldırdı. Katırımı ve onun üzerindeki şeyleri aldılar. Beni öldürmek istediler. Şeyh Ebû Bekr'in adını söyliyerek üç kerre; "Ey Ebâ Bekr Ayderûs!" diye seslendim. Bir zât çıkageldi. Onlara saldırdı. Katırımı ve üzerindeki şeyleri bana geri verdi ve; "Cenâb-ı Hakk'ın emânında olmayı istedin, kurtuldun." dedi. |
|
|
|
|
|
#1204 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Neîmân-ı Mehrî şöyle anlatır: "Hindistan'a giden bir gemiye binmiştim. Gemi bir yerinden su almaya başladı. Gemidekiler bağrışıyor ve bâzıları kendi hocasının adını söyleyerek yardım istiyordu. Ben de hocam Ebû Bekr Ayderûs'u söyledim. Bana bir uyuklama geldi. O an hocamı gördüm. Elinde bir şeyle gemideki çatlağın olduğu yere doğru yönelmişti, orayı gösteriyordu. Sevinerek uyandım. Avazımın çıktığı kadar bağırıyor ve üzüntüden kurtulmuş bir şekilde; "Ey gemidekiler sevininiz ve benden sorunuz!" diyordum. Onlar benim bu sevincimi görünce, bu hâle rağmen niye sevindiğimi sordular. Onlara gördüklerimi haber verdim. Baktıklarında, çatlağın sağlam bir şekilde tıkanmış olduğunu gördüler.
|
|
|
|
|
|
#1205 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
RABBİM VÂDETTİ
Ayderûs, fakirlere yardım etmek ve ihtiyaçlarını görmek için çok borç para isterdi. Hattâ borçları iki yüz bin dinârı geçti. Bununla birlikte o, zâhiren ödeyememe korkusu içinde görünmüyordu. Sonunda bâzıları onu kötülediler. O, şöyle buyurdu: "Rabbimle benim arama girmeyiniz. Ben bu şekilde aldığım parayı, O'nun rızâsından başka yere sarfetmedim. Rabbim, benim borcumu ödemeden, beni bu dünyâdan çıkarmıyacağını bana vâdetti." Söylediği gibi oldu. Allahü teâlâ, kendi nezdinde ihsânı bol birinin vâsıtasıyla, ölmeden önce onun borcunun ödenmesini kolaylaştırdı. Emîr Nâsıruddîn bin Abdullah, Ayderûs'un oğluyla parayı gönderdi. Sonra çarşıda; "Kimin Ebû Bekr Ayderûs'da alacağı varsa gelsin!" diye nidâ edildi ve bütün borçları ödendi. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.3, s.65 2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.263 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.39 4) En-Nûr-us-Safîr; s.77 5) El-Kevâkib-üs-Sâire; c.1, s.113 6) El-A'lâm; c.2, s.66 7) Brockelman, Gal-2, s.181, Sup-2, s.233 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.314 |
|
|
|
|
|
#1206 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
EBÛ BEKR EL-BETÂİHÎ
Irak'ta yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi Ebû Bekr olup, babasınınki Hüvârâ'dır. Irak'ta Betâih'te yaşadığı için Betâihî nisbesi ile meşhur oldu. On ikinci asrın sonları ile on üçüncü asrın başlarında yaşadı. Doğum ve vefât târihleri bilinmemektedir. Irak'ın Hüvârîn veya Hüvâriyyîn kabîlesine mensuptur. O zamanda Irak'ta bulunan evliyâ arasında şânı yüce, kadri yüksek bir zât idi. Evliyâdan birçoğu kendisine talebe olup ilim öğrenmiş, istifâde etmiştir. Önceleri, Betâih beldesinde yol kesicilik yapardı. Bu yolda berâber oldukları arkadaşları vardı. Bu da onların reîsi idi. Bir gece tenhâda, bir kadının, kocasına; "Çabuk buraya gel! Nerede ise İbn-i Hüvârâ ve arkadaşları gelip bizi bulurlar, yakalarlar." dediğini duydu. Gizliden de bir ses; "Allahü teâlâdan korkma zamânın gelmedi mi?" diyordu. Bu sözler çok tesir etti. Ağlamaya başladı. "İnsanlar benden korkuyorlar, ben ise Allahü teâlâdan korkmuyorum. Olacak iş değil." dedi. Tövbe edip Allahü teâlâya yöneldi. Arkadaşları da tövbe edip, haydutluktan vazgeçtiler. İbn-i Hüvârâ, bundan sonra tam bir dönüşleAllahü teâlâya yöneldi. Tam bir sıdk, ihlâs ve kuvvetli bir irâde ile Allahü teâlâya giden yolda ilerlemeye, yükselmeye başladı. Allahü teâlânın lütfu, inâyeti ve tevfîki ile kısa zamanda velîlerden oldu ve şânı yüceldi. |
|
|
|
|
|
#1207 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Ebû Bekr el-Betâihî, hazret-i Ebû Bekr'in rüyâda kendisine hırka ve takke giydirdiği ilk zâttır. Şöyle ki; Ebû Bekr el-Betâihî bir gece rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Yanlarında da hazret-i Ebû Bekr vardı. Ebû Bekr el-Betâihî, Peygamber efendimize; "Yâ Resûlallah! Bana bir hırka verir misiniz?" dedi. Resûlullah efendimiz; "Ben senin peygamberinim. (Hazret-i Ebû Bekr'i işâret ederek) Bu da senin üstâdındır." buyurup, sonra hazret-i Ebû Bekr'e döndü ve; "Arkadaşın olan Ebû Bekr el-Betâihî'ye giydir!" buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr de ona, hırka ve takke giydirip, başını okşadı, alnını sıvazladı. Sonra da; "Allahü teâlâ, bunu sana mübârek eylesin." buyurdu. Resûlullah efendimiz de, Ebû Bekr el-Betâihî'ye hitâben; "Yâ Ebâ Bekr! Sen Irak'ta, ümmetimden tasavvuf ehli olanların, unutulmuş yolunu yaşatacaksın. Allahü teâlânın dostlarından hakîkat ehli olanların, kaybolan yollarını canlandıracaksın. Bu yolda olanların öncüsü, ışığı, yol göstericisi olacaksın. Bu yolun önderliği, kıyâmete kadar sende kalacak. Senin ortaya çıkman ile, Allahü teâlânın rahmet rüzgârları esecek. Senin meydana çıkman ile, Allahü teâlânın yardım, lütuf ve ihsânı bol bol gönderilecek." buyurdu. Ebû Bekr el-Betâihî uyandığında, kendisine rüyâda giydirilen elbise ve tak***i üzerinde buldu. O zaman Irak ufuklarından, herkesin rahatlıkla duyabileceği bir ses; "Muhakkak ki Ebû Bekr el-Betâihî, Allahü teâlâya vâsıl olan velîlerdendir." diyordu. Bundan sonra, her taraftan insanlar, onu görmek için akın akın yollara düştü. Bu rüyâdan hemen sonra, onda Allahü teâlâya yakın olma alâmetleri görülmeye başladı.
Ebû Muhammed Şenbekî ve başka birçok velî, kendisinden ilim ve feyz aldı. İnsanlar akın akın gelip, bereketli sohbetlerinden istifâde ederlerdi. O zamandaki evliyâ ve âlimler, ona; saygı, hürmet ve tâzimde ve sözlerine îtibâr etmekte ittifak hâlinde idiler. Bir ihtilâf meydana gelirse, son söz onun olurdu. Hal ve hareketleri, sûreti, ahlâkı çok güzel idi. Tam bir edep ve tevâzu sâhibi idi. Dînin hükümlerine uymakta çok sabırlı ve gayretliydi. Bunda gevşeklik göstermezdi. Dîne bağlı ve Ehl-i sünnet îtikadında olanlara çok ikrâmda bulunurdu |
|
|
|
|
|
#1208 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Azzâz bin Müstevdâ anlattı: "Ebû Bekr el-Betâihî'yi dinlemeye gelen ricâl-i gayb ismi verilen velîler, başlarını eğmiş oldukları halde, sohbetlerini dinlerken, yayılan nûrlar, Betâih şehrini aydınlatırdı. O, duâsı kabûl olan tasavvuf ehli, çok yüksek bir velî idi."
Bir gün kadının biri, Ebû Bekr el-Betâihî'ye gelerek; "Oğlum nehir kenarında boğuldu. Kendisinden başka da kimsem yoktu. Azîz ve celîl olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlâ sana öyle bir kuvvet ve izin vermiştir. Oğlumu bana geri getirebilirsin. Eğer bunu yapamazsan, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne şikâyet ederim ve; "Yâ Rabbî! İçim yanarak büyük bir üzüntüyle ona gittim. O ise, üzüntümden kurtulmam için duâ yapması elinde iken bunu esirgedi." derim. Ebû Bekr el-Betâihî, kadını dinledikten sonra, başını önüne eğip bir müddet murâkabe etti ve; "Oğlunun nerede boğulduğunu bana göster!" buyurdu. Kadın, Ebû Bekr el-Betâihî'yi oğlunun boğulduğu yere götürdü. Bir de baktılar ki, boğulan çocuğun cesedi, boğulduğu yerde ve su üzerinde duruyor. Ebû Bekr el-Betâihî suda yüzerek çocuğun yanına vardı. Çocuğu omuzunda taşıyarak kıyıya çıkardı ve annesine teslim edip; "Onu al!" buyurdu. Kadıncağız oğlunun sağ olduğunu gördü. Kadın ile oğlu oradan ayrıldılar. Oğlu kendisi ile berâber yürüyor, elinden tutuyordu. Sanki hiç bir şey olmamış gibiydi. Bir defâ, Vâsıt ile Behmût arasında zelzele oldu. Her taraf bu zelzelenin tesiriyle sallanmıştı. Ebû Bekr el-Betâihî zelzeleye hitâben; "Ey Allah'ın mahlûku, sâkin ol!" buyurdu. Zelzele, Allahü teâlânın izniyle dile gelip; "Sana itâat etmekle emrolundum." dedi ve sâkinleşti. Ebû Bekr el-Betâihî, Betâih' te bir gün, suyu çok aşağılarda olan bir kuyudan abdest almak istedi. O anda, Allahü teâlânın izniyle kuyunun suyu yükseldi ve abdest aldı. Su gâyet tatlı ve hoştu. Ebû Bekr el-Betâihî bir defâsında sohbet ederken; "Irak'ın en yüksek sekiz evliyâsı şunlardır. Mârûf-i Kerhî, Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hâfî, Mensûr bin Ammâr, Sırrî-yi Sekatî, Sehl bin Abdullah-i Tüsterî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Abdülkâdir-i Geylânî." buyurdu. O zaman Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri henüz tanınmamış olduğundan, dinleyenler suâl ettiler: "Efendim, saydığınız âlimlerden yedisini duyduk biliyoruz da, Abdülkâdir-i Geylânî'yi duymadık. O kimdir?" dediler. Buyurdu ki: "Iraklıdır. Çok şerefli bir zâttır. Bağdât'ta yaşar. Çok yüksek bir zât olduğunun herkes tarafından bilinip tanınması çok yakındır. Sıddîklardan ve zamânının en büyük, en yüksek velîlerinden biridir." Dinleyenler, Abdülkâdir-i Geylânî'nin henüz meydana çıkmadığını, Ebû Bekr el-Betâihî'nin onun geleceğini kerâmet olarak anlayıp müjdelediğini ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin tanınmasının çok yakın olduğunu anlayıp sevindiler. |
|
|
|
|
|
#1209 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
Ebû Bekr el-Betâihî hazretleri buyurdu ki:
"Kırk Çarşamba kabrimi ziyâret edene, sonunda kendisine Cehennem'den kurtulduğuna dâir berât verilir." "Benim bu türbeme giren bir cesedi ateşin yakmaması için Rabbimden ahid, söz aldım." Nakledilir ki, bu zâtın türbesine, herhangi bir şekilde balık ve başka bir et girmiş olsa, daha sonra o eti ateş yakmaz, kızartılamaz, yemek ve başka bir şey yapılamazdı. "Allahü teâlâya yakınlık; edebe riâyet, devamlı korku ve ibâdete devâm etmekle olur. Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem yakınlık; sünnetine tam tâbi olmak ve ilme, canla başla sımsıkı sarılmakla olur." "Allahü teâlâ ile olmak, O'ndan başkasından uzaklaşmaktır. O'ndan başkasından uzaklaşmak da O'nunla olmak demektir." "Allah korkusu, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır." "İnsanları, hor, hakîr ve aşağı görmen, senin için tedâvîsi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır." |
|
|
|
|
|
#1210 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
ARSLANIN RIZKI
Ebû Muhammed Şenbekî bir defâsında Ebû Bekr el-Betâihî'nin yanına gitmişti. Huzûrunda büyük bir arslan vardı. Arslan, Ebû Bekr el-Betâihî'nin huzûrunda ağzını yüzünü toprağa sürüyordu. Ebû Bekr el-Betâihî ise, bâzı suâllere cevap veriyormuş gibi arslana bir şeyler söylüyordu. Biraz sonra arslan oradan ayrılıp gitti. Ebû Muhammed Şenbekî, Ebû Bekr el-Betâihî'ye yaklaşıp; "Size hayvanlarla konuşup onlara faydalı olmak gibi nîmetleri ihsân eden Allahü teâlâ için bana söyler misiniz? O arslan size ne dedi? Siz ona ne söylediniz?" dedi. Buyurdu ki: "Yâ Şenbekî! Arslan bana dedi ki, üç gündür ağzıma yiyecek bir şey almadım. Açlık beni çok rahatsız etti. Seher vakti Allahü teâlâya yalvardım. Bana, senin rızkın, Hemâmiyye köyündeki bir inektir. Onu parçalayıp yiyeceksin. Onu avlarken sana da bir zarar isâbet edecek, denildi. Ben ise şimdi, bana geleceği bildirilen o zarardan korkuyorum. Ne yapayım? Ben de arslanın anlattıklarını dinledikten sonra ona, sana isâbet edecek zarar, sağ tarafında hafif bir yaradır. O yara sebebiyle bir hafta elem çekersin. Sonra yara iyi olur, dedim. Çünkü o köydeki bir ineğin bu arslanın rızkı olduğunu, o ineği avlarken o köyden on bir kişinin çıkıp buna hücûm edeceklerini, adamlardan üçünün çarpışma sırasında ağır olarak yaralanacağını, arslanın da sağ tarafından bir yara alacağını, yaralılardan birinin öleceğini, bir saat sonra ikincisinin ve yedi saat sonra üçüncüsünün öleceğini, arslanın da bir hafta sonra yarasının iyi olacağını Levh-i mahfûzda görmüştüm." diye anlattı. Ebû Muhammed Şenbekî, bu anlattıklarını hayretle dinledikten sonra, hâdiseyi tâkib etmek üzere Hemâmiyye köyüne doğru yola çıktı. Oraya vardığında arslanın ondan önce köye vardığını gördü. Durum aynen Ebû Bekr el-Betâihî'nin bildirdiği gibi olmuştu. Bir hafta sonra Ebû Bekr el-Betâihî'nin yanına tekrar geldi. Baktı ki yine o arslan, Ebû Bekr el-Betâihî'nin huzûrunda duruyordu ve yarası da iyileşmişti. 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.255 2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.132 3) Kalâid-ül-Cevâhir; s.78 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6, s.168 |
|
|
|
|
|
#1211 (permalink) |
|
Super Moderator
![]() Giriş Tarihi: May 2005
Mesajlar: 15,141
|
EBÛ BEKR-İ DÜKKÎ Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Dâvûd ed-Dînûrî olup, künyesi Ebû Bekr-i Dükkî'dir. Aslen Dînûrlu olup, Bağdât'ta ikâmet ederdi. Sonra Şam'a yerleşti. 961 (H.351) den sonra, 100 yaşını geçmiş olarak Şam'da vefât etti. Vefât târihi bilinmemekte olup daha sonraki târihler de rivâyet edilmiştir. |