Geri Git   Number 1 Forum Group > PC -INTERNET - PROGRAMLAR & WEB TASARIMI > Oyun Dünyası > Oyun Haberleri

Cevapla
 
LinkBack Konu araçları
Eski 13-10-2006, 01:57 PM   #1 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
PS 2 oyun öninceleme ve haberleri

Dreamfall: The Longest Journey İçin Oyun İncelemesi

http://www.xoyun.com/thumb.php?file=...pg&w=270&h=200 Bilgiler Oyun Türü : Macera Yapımcı : Funcom Dağıtıcı : Aspyr Editör : Ice Age Oyuncu Sayısı : 1/1 Online Desteği : Yok Resmi Sitesi : Tıklayın

Yılın heyecanla beklenen macera oyunu Dreamfall : The Longest Journey , bir macera oyunundan fazlasını vermişti biz oyunseverlere

Dreamfall neredeyse 3 yıldır yapım aşamasından sonra karşımıza çıkan bir oyun . Bir macera oyunu olmasına rağmen adından uzun süre bahsettirmiş, farklı özelliklere sahip bir oyun . 2000'lerin en bağımlılık yaratan macera oyunu The Longest Journey'e nazaran Dreamfall, macerayı farklı zaman ve mekanlara yayarak hem geçmiş oyunla hem de belki gelecekte devam etmesi muhtemel senaryolarla oyuncuyu kendine bağlıyor . Senaryolar hakkında bizlere en küçük bir bilgi sızdırmamıştı yapımcı firma . Ama oyunun videoları , demosu ve ekran görüntüleri bizlerin sorularına yanıt bulmaya yetmese de nasıl bir oyunla karşılaşacağımızı tahmin edebiliyorduk . Her şeye rağmen ilk olarak şunu itiraf etmeliyim ki, yapımcı Funcam oyunun hikayesini gerçekten çok iyi hazırlamış . Oyunun daha ilk bölümünü oynayanlar bir nebze de olsun nasıl bir oyunla karşılaşacaklarını, onları nelerin beklediğini kestirmişlerdir. Fazla zamanımız yok ayrıntılara geçelim .

Zoe'nin macerası heyecan dolu artarak devam ediyor..

Dreamfall'a gizemli genç kadın Zoe'yi oynayarak başlıyoruz . Kahramanımız bu kez belirli mekanlarda belirli imgemler ve hayaller görmektedir. Bu hayaller bir apartman dairesinin, bir katilin gözlerinin gördüğü kurbana, buradan Uzakdoğu dövüş sanatları yapan başka insanlara kadar uzanan, hepsi birbirinden farklı hayallerdir. Uzakdoğu dövüş sanatları derken Dreamfall'da bunun özel bir yeri olduğunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Dövüş durumu, macera oyunları için her zaman zorlayıcı bir durum oluşturmuştur . Çünkü dövüşmek isteyen bir oyuncu genelde gidip kendine bir aksiyon oyunu satın alır, macera oyunu değil. Dövüşmeyi seven oyuncular maceradan sıkılırlar, macera sevenler ise oyunun içinde Kung Fu yaparak bulmaca çözmek istemezler . İşte Dreamfall burada incecik bir noktada duruyor. Oyunda dövüş, parmaklarla krapmlar sallayacak kadar zorlayıcı değil ve dakikalarca sürmüyor . Rakibinize karşı olan uzaklığınız dövüş tekniğinizi belirtiyor. Zoe, savunma ve saldırı bileşimlerini kendi kullanıyor. Dolayısıyla, nasıl bir 'kombo' yapacağım diye kendinizi sıkmıyorsunuz. Rakibinize yakınsanız hafif bir arbedeyle işi bitirebilirsiniz., yok eğer uzaksanız saldırıyı biraz daha ağır gerçekleştiriyorsunuz. yani bir uçan tekme yada dönen tekme atmanız mümkün olabiliyor. Oyunun bazı bölümlerinde kılıç yada sopa kullanarak dövüşülebiliyor. Her aletin tekniği için özel bir şeyler öğrenmemize gerek kalmıyor. Tek yapacağınız Zoe'nin düşmanına olan mesafeyi iyi belirlemek ve onun rahat dövüşebilmesini sağlamak.



Oyun XBOX ve PC için farklı kumanda seçenekleri sunuyor . PC kullanıcıları klavye ve fare bilişiminde rahat edebilecekler ancak XBOX söz konusu olduğunda konsol sahiplerinin parmaklarına işkence etmiş kadar oluyorlar.

3 farklı mekan, 3 farklı karakter, tek ortak kader

Oyunun boyutları konusunda hayrete düştüğümü itiraf etmeliyim. Zoe ile başlasak da başka karakterlere, başka zamanlara ve mekanlara geçiş, bizleri mükemmel bir fantezi dünyasına sürüklüyor . Oyunda hemen her karakterle etkileşim kurabiliyoruz. Funcom, gerçek dünyada olduğu gibi isterseniz gidip konuşabileceğiniz karakterlerin oyunda olmasını avantaj olarak görmüş . Bu sayede gerçek bir dünyadaymışçasına dolaşabiliyoruz.

Dreamfall'un bulmacaları da oldukça yaratıcı. Ortaçağda dar politikada sıkışmış at arabası trafiğini açmaktan, çok gizli bir üste bir bilgisayarın karşısında şifre çözmeye kadar çeşitlilik gösterebilen ve asla birbirini tekrar etmeyen bulmacalar oyunun her yerine serpiştirilmiş. Bazı yerlerde bu bulmacaları çözerken etraftaki karakterlerden yardım almamız da mümkün. Mesela bir müze görevlisinin dikkatini başka yöne çekmeye çalışıp, kilitli bir kapıdan içeriye sıvışmaya çalışırken müzedeki küçük çocuğun size yardım etmesi için ikna edebilirsiniz. Tabi çocuğu ikna etmek de bambaşka zorlu bir bulmaca oluyor bu noktada.

Oyundaki maceranın dozunu ayarlayın

Funcom'un söylediğine göre Dreamfall macera düşkünlerine ; 12 - 15 saat arası bir oyun zevki yaşatıyor. Tabii oyunun bir aksiyon oyunu gibi görüp bir yerinden hızla çıkmak isteyenler için geçerli olabilecek bir zamanlama .Gerçek macera severler için bu zamanı ikiye hatta belki üçe katlamak mümkün olabilir. Çünkü her bir görevin yan bir görevi de bulunuyor. Oyunda bir sonuca ulaşmak ve senaryoyu bütünleyebilmek için bu görevlerin de tamamlanması gerekiyor. Buda toplamda 20 - 25 saatlik bir oyun süresine denk geliyor. Oyunun seslendirilmesinde de yapımcılar oldukça titiz davranmış. Oyun sesleri Londra, Los Angeles, New York ve İrlanda'da kaydedilmiş. Oyunda 5.000'den fazla diyalog olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim. Diyaloglarda da seslendirmeler iyi yapılmış .




Türünün en iyi oyunlarından olan bu oyunu oyun severler göz ardı etmeyip , oyunla yakından ilgilenmek ve iyice tanımak için oynadılar. Büyük bir hayran kitlesi oluşturan bu oyunu göz ardı etmemenizi tavsiye ederim .

Bol oyunlu günler. Oyunla kalın..
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Faydalı Linkler
Eski 13-10-2006, 02:03 PM   #2 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Football Manager 2007 İçin Oyun Önincelemesi

Football Manager 2007 İçin Oyun Önincelemesi Künye Öninceleme Görüntü (5) http://www.xoyun.com/thumb.php?file=...pg&w=270&h=200 Bilgiler Oyun Türü : Spor Yapımcı : SEGA Dağıtıcı : SEGA Editör : Ice Age Oyuncu Sayısı : 1/1 Online Desteği : Yok Resmi Sitesi : Tıklayın Çıkış Tarihleri 3 Ocak 2007 3 Ocak 2007 3 Ocak 2007 3 Ocak 2007 Daha birine yeni alışmışken yenisi çıkageliyor..Herkesin severek oynadığı Futbol Manager serisinin yepyeni bir oyunu da çok yakında piyasaya sürülecek.SiGames'in üslendiği bu oyun belki de gelmiş geçmiş en iyi managerlik oyunu olacak.Oyunun bitimine az bir zaman kala aklımıza takılan sorular yanıtlanmaya başlıyor.

Şimdiye kadar birçok manajerlik oyunu oynadık. Ama hiçbiri FM serileri kadar bize zevk vermedi. Onun kadar sevemedik. Futbol Manager ekrana apayrı yansıyor. Baştan sona her şeyine ayrı bir değer verilerek yapılıyor. Son zamanlarda TSL(Türkiye Süper Ligi)'ye gereken ilginin gösterilmediğinden oyuncular şikayetçiler. Zaten yeni seride akla takılan sorulardan biride bu. TSL'ye gereken değer verilecek mi? Sigames bu kez dersine iyi çalışıp, bambaşka bir oyunla karşımıza çıkacağını belirtmekte. Bekleyip göreceğiz...


Tam hatırlayamıyorum Futbol Manager'ın kaç yaşında olduğunu. Ama kısa sürede çok uzun bir yol kat etti ve yine çok yakında harika bir oyunla karşımıza çıkacak. Özelliklerini duyduğunuzda kulağınıza hatta bu haberleri okumanıza yardımcı olan gözlerinize bile yarım inanacaksınz. Evet artık detaylara geçelim.

SiGames biz oyunseverlere güzel bir arka plan sunacakmış. Kendine yakışırcasına göz yormayan bir arayüzle karşımıza çıkacak. Resimlerden de çok rahat bunu anlayabiliyoruz. Sigames'in dediği kadar var. Dersine iyi çalışmış... Bundan hiç şüphe etmeyelim.


Yapay zeka denilince; şimdiye kadar oynadığımız tüm manajerlik oyunlarında yapay zeka pek de iç açıcı değildi. Son zamanlarda CM 2006 ve Pro Evolution Soccer Management'de yapay zekayı daha iyi kullandılar. Bu işe el atarak yapay zekayı biraz daha üst seviyeye taşıdılar. Ama yeterli değildi. SiGames bu konuya da el atıp şimdiye kadar süregelen manajerlik oyunlarının çok çok üstünde bir oyun çıkartacaklarmış. Ben SiGames'e güveniyorum bu konuda.

Oyun birçok yeniliği de yanında getirecekmiş. Yepyeni bir arayüz, geliştirme kulübü, sorgu alanına ek sorular ve profil düzenleme oyunun en gözde yenilikleri. Bu yeniden yapılandırılan ve yeni eklenen ince ve gerçekten yararlı gelişmelerle bizleri içten,gönülden vurmaya hedefliyor olmalılar. Bu kadarı bile bizleri heyecanlandırmaya yetiyor öyle değil mi?

Özelliklerden biraz bahsedeyim sizlere:

Elimize azda olsa özellikler hakkında bilgiler geçti. Bunları sizlere aktarayım.

Ara yüz hakkında daha önce siz değerli oyunseverlere bahsetmiştim.

Geliştirme Kulübü: Bu özellik sayesinde kendi kulübümüzü açıp,içine oyuncular yerleştirip futbolun gelişmesine katkıda bulunabiliyoruz.

Sorgu Alanı: Oyuncuların eksiklerini, hatalarını, nasıl davranmaları gerektiğini bu özellik sayesinde oyunculara aktarabiliyoruz.

Profil Bilgilerini Düzenleme: Oyunun diğer serilerinde de olduğu gibi kendimize ait bilgilerin saklı olduğu bir bölüm olacakmış .Bu bölümde başında olduğumuz takım, sevdiğimiz takım veya takımlar, adımız, soyadımız, yaşımız, yaşadığımız yer ve daha önceki tecrübelerimiz gibi gerekli bilgiler yer alacakmış. Burda ki bilgileri kendimiz düzenleme ve değiştirme hakkına sahip olacakmışız. Hakikaten serinin yeni oyunu çok hoş olacağa benziyor. Bu haberi yazarken sabırsızlıklar içindeyim. Keşke şimdi çıksa da oynasak...
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2006, 02:05 PM   #3 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Urban Chaos: Riot Response (Playstation 2)
İnceleme


Birçok oyun sever Urban Chaos ismini duyduğunda, yıllar önce çıkan Stern isimli bayan polis memurunu yönettiğimiz yapıt aklına gelmiştir. Ancak yapım aşamasında tam üç kez isim değiştirip son halini alan Urban Chaos: Riot Response, bahsettiğimiz eski Urban Chaos’tan tamamen farklı. Askerlik görevinden dönen Nick Mason, yaşadığı şehri adeta bir kaos ortamında bulur. Bu kaosun sorumlusu etrafı yakıp yıkmaya oldukça hevesli olan ve kendilerine “The Burners” adını veren maskeli sokak serserileridir. Polisler, bu sokak serserilerinden oluşan çetelere karşı zayıf kalınca devlet tarafından T-Zero adında bir takım kurulur. T-Zero’nun açılımına bakacak olursak “Zero-Tolerance” yani Sıfır Tolerans. İsminden de anlaşıldığı gibi çeteler karşı hiç tahammülü olmayan T-Zero takımının yeni üyesi olarak Urban Choas’a başlıyoruz.

Macera başlasın

Urban Chaos, oynadıkça açtığınız gizli bölümlerle birlikte yaklaşık 15 kısımdan oluşuyor. Bölümlerde aldığımız görevler, genel anlamda oldukça basit. Öldürebileceğiniz kadar çok serseri öldürmek, elebaşlarını sorgulamak üzere canlı ele geçirmek ve rehineleri kurtarmak gibi bilindiklerden oluşuyor. Oldukça klasik görünen bu görevleri yaparken, yapıt size başka bir eğlence daha sunuyor. Her bölümde asıl görevlerinizin yanında, yaptığınız takdirde size bonus bölüm, silahlarınızı geliştirme ve yeni silahlar gibi bir takım ekstralar sunan özel görevleriniz de oluyor. Bunlar genelde rakiplerinizi kafadan vurarak öldürme ya da silah kullanamadan elektroşok ile etkisiz hale getirme üzerine kurulu. Ayrıca bölüm içinde yer alan gizli çete maskelerini ve benzeri eşyaları bulmak da özel görevleriniz içinde yer alıyor. Karşınıza çıkan elebaşlarını öldürmek ya da öldürmemek sizin elinize kalmış. Ancak öldürmediğiniz zaman yukarıda bahsettiğim ekstralardan kazanabiliyorsunuz. Urban Choas’daki bu ekstra açma özelliği yapıtın, tekrardan oynanabilirliğini başarılı bir şekilde arttırıyor.

Oyunun grafiklerine bakacak olursak, genel olarak tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar Black kadar PS2’nin sınırlarını zorlayacak kadar olmasa da, sizi kendisinden soğutmayacak kadar iyi yapılmış. Gün geçtikçe daha da mükemmeleşen yeni nesil konsol grafiklerini gördükten sonra zevkiniz biraz kaçabilir, ancak tüm bunlara rağmen Urban Chaos, başta karakterlerin yüz modellemeleri olmak üzere vasatın oldukça üstünde bir grafiksel performansa sahip.

Tolerans yok!

T-Zero ekibi olarak tabanca, makinalı ve pompalı tüfek olmak üzere, çoğu FPS oyunundan aşina olduğumuz birçok silahı kullanma imkanınız olacak. Hatta eğitimli askerler olduğunuz için midir? Bilmiyorum, ama düşmanlarınızdan alabileceğiniz satırları veya elektrikli testereleri bile kullanabileceksiz. Gerçi insanlığın ölmediğini varsayarak, bu gibi silahları kullanmayacağınızı düşünüyorum. Sahip olduklarımız içinde şüphesiz en yararlısı polis kalkanı. Ancak bu derece güçlü ve sağlam bir polis kalkanını, normal hayatta bulamazsanız. Neredeyse hiçbir silahın kurşununu sayısız defa geçirmemekle kalmıyor, birkaç yerde sizi gas borularından sızan mavi alevlere karşı bile koruyacak kadar dayanıklı. Yani neredeyse nükleer bir füzeyi bile geldiğini gibi geri yollayabilecek. Herhalde yapımcılar bizlerden utanmış olacaklar ki, bir kaç tane dezavantajını da koymuşlar. Rehine kurtarma durumlarında kalkanınız oldukça ön plana çıkacak. Rehinenin kafasına doğrultuğu silahla sizi tehdit eden serserimize karşı, kalkanımızı açıp yavaşca ve aradaki mesafeyi koruyarak yaklaşınca, serserimiz panik oluyor ve tüm şarjörünü kalkanımıza boşaltıyor. Biz de, rakibimiz şarjör değiştirdiği zaman ki açığını kullanıp, rehinemizi kurtarabiliyorsunuz.

Hepinizin tahmin edebileceği gibi, kalkanımız sadece karşıdan gelen kurşunlara karşı görevini yapıyor. Yani diğer bir deyişle sağınız ve solunuz Allah’a emanet. Ayrıca ayağınız altına düşen molotov koktelyine karşı da kayıtsız kaldığını söyleyebilirim. Eğer bu gibi durumlar olursa hakkınız rahmete kavuşuyor ve en yakın “Checkpoint” diye adlandırdığımız kayıt noktalarından devam edebiliyorsunuz. Tabii ki ölmeyip sağ kalırsanız bu durumda devreye yapay zekanın kontrol ettiği sağlık görevlileri devreye giriyor. Bu hanımefendiler sizelere canınızı arttıran iğnelerden verebiliyorlar.

Yeniden canlanma

Urban Chaos’ta kendinizi iyileştirmenin tek yolu bu iğneler. İşin güzel tarafı bu iğnelerin sağlık görevlilerinde sınırlı sayıda bulunması. Bu durumda harcamanızı dikkatli bir şekilde yapmanızı tavsiye ediyorum. Sağlık görevlileri haricinde, polis memurları ve itfaiyeciler de size yardım etmek için can atıyor olacaklar. Ancak bazı durumlarda çok sevgili polis memurları kendilerini düşmanla sizin aranıza atarak, “Abi onu vurma beni vur!” cinsinden durumlar yaşatabiliyorlar. Bu görevlilere çeşitli komutlar verebiliyorsunuz. Polis memurları koruma ateşi açıp sizi takip ederken, itfaiyeciler de kilitli kapıları kırıp, yangınları söndürüp yolunuzu açabiliyorlar. Hatta itfaiyecilerimiz o kadar düşünceli ki, size bazı durumlarda gaz maskesi bile verebiliyorlar. Yolumuzu açıp sersileri öldürmeye devam ederken bir noktadan sonra fark edeceksizin ki, birçok silahı kullanmaktan vazgeçip kalkan ile tabanca ikilisini kullanmaya başlamışsınız. Bu kombinasyona alıştıktan sonra, neredeyse ölümsüz bir şekilde yolunuza devam ederken bir terslik olur da, kayıt noktasından yeniden başlarsanız bir diğer eksiklik gözünüze çarpacak. Düşmanlarınız her seferinde aynı yerlerde doğup, aynı hareketleri yapıp size aynı tepkileri vericeklerdir. İşin ucunda ekstraları açmak olmasa, kendini tekrar eden yapay zeka yüzünden, yeniden oynanabilirlik yerlerde sürünebilir. Bu yüzden bir bölümde takılmanız söz konusu olmayacak. Zaten tabanca kullanmaya alışınca, iki atışınızdan birinde rakibinizi kafadan vuracağınız için ciddi problemler teşkil etmeyeceklerdir. Oyun bir noktadan sonra içeri gir, karşına çıkan herkesi öldür ve dışarı çık tarzında bir duruma dönüşüyor. Karşınıza onlarca düşman çıkacak, ancak çoğunda yakın mesafeli silahlar olduğu için ailenize sevgi sözcükleri! söylerek üstüne doğru koşacaklardır. Siz de büyük bir erdem gösterek sabır edeceksiniz, baktınız ki arkadaş bayaa samimi ve yakınınıza geldi. “Birader ne iş?” diyerek iki gözünün ortasına üçüncü bir delik açmakla yetineceksiniz. Bu durumda ağır çekim özelliği devreye girip, rakibinizin iki seksen yere uzanışını izlettirecek.

Sesler

Urban Chaos’un seslerine bakıcak olursak, oldukça başarılı olduğunu söylebilirim. Gerek düşmanlarınızın saydırdığı küfürler, gerekse elinizdeki silahların özellikle de elektrikli testerenin çıkarttığı sesler (Korkmayın ruh hastası değilim) atmosferi olumlu bir şekilde arttırmayı başarıyor. Ses konusunda en çok sevdiğim nokta ise, menüde çalan parça olduğunu söyleyebilirim. Yapıtın havasını değiştiren ve tam anlamıyla sizi gaza getiren başarılı bir parçayla, Urban Chaos sizi karşılıyor. Bölümler arasında izlediğimiz haber bültenleri ise şehirdeki kaos ortamını daha iyi hissetmenize yardımcı oluyor.

Urban Chaos:Riot Response, son zamanlarını yaşayan PS2’de piyasada bulunan güzel FPS yapıtlarının başında geliyor. Kalkan kullanımı ve rehine kurtarma durumları gibi orjinal sayılabilecek fikirlerle harmanlanan hızlı ve eğlenceli oynanış; vasatın üstündeki grafikler ile birleşince, ortaya ***ifli vakitler geçirebileceğiniz iyi bir oyun ortaya çıkmış. Konsollarda FPS oynanır diyenlerin kesinlikle kaçırmaması gerek.
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2006, 02:05 PM   #4 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Fatal Frame III: The Tormented (Playstation 2)
İnceleme


Korku macera oyunlarına bir soluk arayanlardansanız, gerçekten doğru adrestesiniz. Bu uğurda birçok yapımı oynayan var. Korku filmlerinin fanatikleri olduğu gibi korku oyunlarının da fanatikleri bulunuyor. Fakat son birkaç yılda, bu tarz bazı değişikliklere uğradı. Örnek verecek olursak Silent Hill ve Resident Evil oyunlarını duymayan kalmamıştır. Bu türün değişmeyen öğeleri de var tabii. Genelde bir malikânede veya benzeri bir yerde olabiliyorsunuz, ya da önünüzü göremeyecek kadar sisli bir yolda ilerliyorsunuz. Zaten tarzımız da böyle. Uğrunda mücadele ettiğimiz konular da biraz tanıdık gelecektir. Mesela siz ilerledikçe ortaya çıkan virüsler, korkunç deneyimler veya dini törenler gibi…

Project Zero ya da diğer adıyla Fatal Frame’de; tüm bıçaklar, silahlar, bombalar ve benzeri silahlarınız sadece kameranın lensinin arkasına yerleştirilmiş. Kısaca özetlemek gerekirse, kamera mı desem yoksa fotoğraf makinesi gibi bir cihazı kullanarak hayalet avlıyoruz. Aslında bu tarzı daha önce denemediyseniz muhakkak bir deneyin derim, çünkü çoğu korku oyununun aksine, bu yönüyle farklı bir havaya sahip bir yapımı oynamış olacaksınız.

Gülümseyin

Oyunumuza gelince bu kez kahramanımız özgür bir fotoğrafçı kız olan, Rei Kurosawa adında bir genç. Serinin öncekilerini oynadıysanız o zaman Rei’nin arkadaşlarını da tanıyacaksınız. Mesela arada bir onunla da ilerlediğimiz Miku Hinasaki (Kendisini ilk oyundan hatırlıyoruz), Kei Amakura (Kendisi Rei’nin ölen sevgilisi Yuu’nun bir arkadaşı) onu da ikinci oyundan tanıyoruz. Zaten her bir karakterimizin kendilerine has güçlü yönlere ve zayıf yönlere sahipler. Fatal Frame 3’e tabii ki basit bir kamerayla başlıyoruz. Gerçi oyunların mantığı da bu (basit bir silahla başlayıp daha sonra gelişmiş olanları bulup devam etmek veya elimizdeki silahı geliştirerek ilerlemek) değil mi? Oyunumuz sizi oturduğunuz yere çivilemek yerine, ani çıkışlarla sizi zıplatmayı hedefleyen bir yapı sunuyor. Bu da işe yaramıyor değil hani!

Başlarken

Konu özgür kızımız Rei’nin, asistanıyla birlikte lanetli bir eve fotoğraf turuna çıkmasıyla başlıyor. Fakat burada işler istenildiği gibi gitmiyor ve bu günün ardında Rei sürekli tekrarlayan kâbuslar görmeye başlıyor. Rüyasının sonunda kötü bir hayaletin saldırısına uğruyor ve uyandığında sırtına kadar ilerleyen bir dövme görüyor. Sakın ola ki bu kâbusların sizi oyaladığını falan düşünmeyin. Mesela bu rüyaları kullanarak neler olduğuyla ilgili bir bilgi edinebiliyorsunuz. Bizim (yani Rei’nin) görevimiz tabiî ki bu hurda evde bizimle ilgili olan bu gizemleri açığa kavuşturmak. Aksi takdirde Rei, bu lanet ve kâbusların içerisinde yok olacaktır.

İlerledikçe çok tuhaf hareketleri olan çeşitli hayaletlerle karşılaşıyorsunuz. Bu sıralarda resminizi çekiyor ve hayaleti avlıyorsunuz. Resmi nasıl çekerseniz o şekilde hayalete zarar verirsiniz. Eğer hayalet size yakın ve çerçevenin tam ortasına alınmışsa bu ona büyük zarar verir. Yalnız şunu da unutmayın hayaletler bazen kaybolup tekrar başka bir yerde ortaya çıkabiliyorlar. O yüzden sağlam olsun diye sağa sola birkaç flaş daha patlatmanızda fayda var.
Kameramızı daha da güçlendirmenin bir yolu da, onun cephanesi olan filmleri ya da daha yüksek kalitedekileri toplamak. Ne kadar yüksek kaliteli bir filminiz varsa hayaletler üzerinde o kadar güçlü bir tesiriniz olur.

Tecrübe

Oyunumuzda hayalet avladıkça bir de tecrübe puanları kazanıyoruz. Bu puanlarla hayaletleri daha uzak mesafeden vurabilme veya onlara daha fazla hasar verebilme gibi kameranızın çeşitli özelliklerini arttırabiliyorsunuz. Fakat bunları yaparken dikkatli olmalısınız. En azından mantıklı yerlerde ve durumlarda kullanın. Çünkü oyunu üç ayrı karakterle paylaşıyorsunuz.

Yardım

Oynanabilir karakterlerden bahsedecek olursak, mesela Miko ve Kei isminde iki zat. Bunlar Rei’e farklı özellikler kazandırıyor. Miko’muz kamerayı daha seri kullanabiliyor, aynı anda iki resim çekebiliyor ya da zamanı yavaşlatabiliyor. Bu doğru zamanlama da öldürücü bir etki veya büyük bir hasarla sonuçlanabiliyor. Kei’nin özellikleri ise çok iyi değil, ama onun da kendine has duvarların arasına saklanma ve hayaletlerden gizlenme gibi faklı özelliği var. Onu kullanırken ekrana.görülüp görülmediğinizi gösteren bir gösterge çıkıveriyor Bu da hayaletlerin arkalarından haklamamızı sağlayan bir özellik. Her hareketi öyle her istediğimiz görevde kullanamıyoruz, bu yüzden akıllıca davranmak lazım. Zaten diğer karakterlerle başka yerlerde ilerliyoruz. Her istediğimiz bölümde istediğimiz karakteri seçemiyoruz.

Genel

Manor of Sleep’in dizaynı güzel ve renkler ise bazen durgun bir görünüme bürünebiliyor. Duvar çizimleri fena değil, özellikle de soyulan kısımları güzel yapılmış. Hayaletlere değinecek olursam, bazıları (ne yalan söyleyeyim) gerçekten korkunç. Hele bazılarının yüz ifadeleri çok korkunç. Dürüst olmak gerekirse bu oyunu geç saatlerde oynamayın derim. Seslerine değinirsek genelde müzikten çok efektler ağırlıkta. Genelde hayaletlerin çığlıkları veya inlemeleri yoğunlukta oluyor.

Malikâne’nin dışında kaldığımız süre boyunca biz uyanık oluyoruz ve Rei’nin evinde oluyoruz. Burada kendimiz için faydalı şeyler toplayıp lanetin çözülmesiyle ilgili gizemi ortaya çıkarmak için not toplamakla uğraşıyoruz.

Velhasıl kelam

Project Zero 3: The Tormented ilk başlarda tuhaf karşılanabilir, ama içerisine girdikten sonra bırakması zor bir hal alıyor. İlk oynadığımda Rei’nin vücudunda oluşan şekillerle ilgili gizemi çözmek için, devam etmek istedim ve böylece hikâyeye dalmış oldum. Sizde de böyle olacağını temin edebilirim. Kamera bazen sizin hayaletleri yakalamanızı güçleştirebildiği gibi bazen de şaşırtıcı atışlar yapmanızı sağlayabiliyor. Genel anlamda oyunumuz sanki bir öncekini yinelemiş gibi görünüyor. Sadece karakterler değişmiş ve üzerine bir senaryo yazılmış. Ama bunu da denemeden geçmeyin deriz.
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2006, 02:06 PM   #5 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Rule of Rose (Playstation 2)
İnceleme


Son yıllarda firmaların gerilim içerikli oyunlarda çocukları kullanmaları pek bir moda oldu ve ne yalan söyleyeyim artık, çocuklardan korkmaya başladım. Gecenin bir yarısı elektrik lambasının altında öylece oturan ve üzerindeki kırmızı robadan elbisesiyle bana doğru bakan bir kız çocuğundan korkuyorum. Hep bu Japonların yüzünden. Üstüme gelmeyin.

Bu yılın başlarında ön incelemelerini okuduğum ve çıkmasını dört gözle beklediğim Rule of Rose nihayet piyasada. Hikaye 1930'lu yılların İngiltere'sinde, kendilerini "Red Crayon Family" olarak adlandıran bir grup kızın yön verdiği karmaşık bir dünyada geçiyor. Her şey, 19 yaşındaki genç bir kız olan Jennifer'a, bir erkek çocuğun otobüsten inmeden evvel bir dergi verip aniden uzaklaşmasıyla başlıyor. Jennifer'ın bindiği otobüs ıssız bir yerde duruyor ve Jennifer ne yapacağını şaşırmış bir halde çocuğu takip etmeye başlıyor. Bir süre sonra "Rose Garden" adlı bir malikaneyle karşılaşıyor. Malikanenin avlusunda, kafalarına kese kağıdı geçirmiş iki
çocuğun ellerindeki sopalarla yerdeki çuvala vurduğunu görüyor ve bu durum Jennifer'ın (tabi aynı zamanda sizin) hiç hoşuna gitmiyor. Yanlarına gittiğinde çocukların malikaneye girdiğini görüyor ve onları takip etmeye başlıyor. Başına geleceklerden habersiz bir şekilde malikaneyi geziyor ve bir süre sonra üzeri kapalı bir mezar ve hemen yanında toprağa saplı bir kürek görüyor. Merakla mezarı kazmaya başlıyor. Tabutu açıyor ve çocukların avluda hırpaladıkları, dolu olduğunu hissettiği o çuvalla karşılaşıyor. Sonrasında ise çocukların bir şekilde oyununa geliyor ve kendisini çuvalla birlikte tabutun içinde buluyor. Red Crayon Family, yani kızlar Jennifer'ı yakaladıktan sonra onu Rose Garden'da hapsediyorlar ve asıl macera şimdi başlıyor.

Uçan bir balina mı?

Bahsi geçen Rose Garden'ın (yani malikanenin) üzerinde aynı zamanda uçan bir balina var. Evet yanlış duymadınız. Zaten oyunun büyük bir bölümü bu balinanın içinde geçiyor. Zeplin gibi desek daha doğru olur ama şekil olarak balinayı andırıyor. Red Crayon Family üyelerinin kurduğu sistemli bir düzen var. Jennifer, bu karmaşık dünyadan kurtulmak için Red Crayon Family üyelerinin kurallarına uymak zorunda. Aksi taktirde kızlar, kontrol ettikleri dünyanın içinde Jennifer'ın sonunu getirebilir. Red Crayon Family, her biri ayrı bir güzel olan beş kişiden oluşuyor; Diana, Meg, Amanda, Elenor ve Wendy. Her biri ilk bakışta birer güzellik abidesi gibi görünse de, haddinden fazla yaramazlar. Türlü oyunlarla Jennifer'ı kandırmaya çalışıyorlar. Açmaya çalıştığınız kapıların ardından aniden çıkıp kapıyı tekrar kapatıyorlar ve ne yalan söyleyeyim beni ilk başlarda korkutuyordu. Fakat bu durum bazen o kadar sık tekrarlanıyor ki bırakın korkutmayı, canınızı sıkmaktan öteye gidemiyor...

Tüm oyun boyunca Jennifer'a eşlik eden şirin mi şirin bir de köpek var. Haunting Ground'da da Fiona'ya eşlik eden bir köpek vardı. Hatırladınız değil mi? Lakin Jennifer'ın köpeğinin kontrolü daha kolay. Brown adındaki bu köpeğin yanımıza gelmesi için yuvarlak, durması için kare tuşunu kullanıyoruz. Git emrini ise üçgen ile veriyoruz. Oyun boyunca Brown sahibini sürekli korumaya çalışıyor.

Karşımıza çıkan garip görünüşlü yaratıkların üzerlerine atlıyor, bulmacalarda size yardım ediyor ya da alınması gereken bir cisim gördüğünde hemen o bölgeyi koklamaya başlıyor. Tabi yeri geldiğinde çeşitli silahlarla Jennifer da kendini koruyabiliyor. İşin garip ama güzel olan kısmı, bütün bunlar gerçekleşirken Brown hiç zarar görmüyor. Bu konuda bir endişeniz olmasın. Bu yüzden oyunun aksiyon kısmı gayet kolay. Yapımın macera yönü ise bulmacalar üzerine kurulu. Brown'da bu konuda bize bayağı bir yardımcı oluyor.

Atmosfer güzel ama eksik olan bir şeyler var

Oyuncuya yansıtılmak istenen o ürkütücü atmosfer gayet güzel kotarılmış. Fakat bu durum ne yazık ki bir Silent Hill'deki kadar sizi derinden etkileyemiyor. Anlık korkular hissediyorsunuz tabi ama bu duyguyu oyun genelinde yaşayamıyorsunuz. Bu yüzden Rule of Rose'dan bir Silent Hill kalitesi beklemeyin. Aslında yapımcıların bu anlamda büyük çabalar içine girdiklerini de sanmıyorum. Zira öyle bir çabaları olsaydı Brown'ı dahil etmezlerdi.

Teknik açıdan Rule of Rose'un grafikleri ilk bakışta göz okşuyor. Oyunun genelinde soluk renkler kullanılmış. Ama bu, grafikler ve atmosfer üzerinde olumsuz bir etki yaratmamış. Ara demo'lar da yakın çekimde görülen mekanlar pek iç açıcı durmuyor. Çözünürlüğün de düşük olmasıyla birlikte hakikaten kötü görünüyorlar. Gene de mekanlar ve atmosfer kesinlikle 1930'lu yılların İngiltere'sini çok iyi yansıtıyor. Jennifer'ın ve diğer karakterlerin ara demo'larda ne kadar detaylı modellendiği dikkati çekiyor. Karakterler o kadar detaylı modellenmiş ki, yüz mimiklerinden o anki ruh hallerini anlayabiliyoruz. Ara videolar harika. Her biri özenle hazırlanmış. Fakat gösterilen bu özeni animasyonlarda göremedim. Jennifer bazı kapıları, dolapları ya da çekmeceleri açarken elini bile kullanmıyor. X tuşuna basıyorsunuz ve sadece açılıyor. Saldırı sistemi ise tam bir animasyon katili. Silah niyetine elindeki çatalı bir kullanışı var, resmen komedi. Kısaca animasyonlar berbat.

Güller

Rule of Rose'un müzikleri hakikaten kaliteli yapımlar. Her biri profesyonel müzisyenlerin eseri. Oynarken arka planda çalan müzik kulağa hoş geliyor, fakat sürekli aynı müziği duymak can sıkıyor. Peki ya sesler? Ben pek ses duymadım. Arada bir Jennifer birileriyle konuşuyor o kadar. Yazık olmuş hakikaten.

Kara kalem tarzında hazırlanmış olan menülere resmen aşık oldum. Ana menüde el yazısı ve fonda gül yaprakları eşliğinde çalan müziği uzun uzun dinlemelisiniz. İnsanın ruhunu okşuyor...

Yazık olmuş...

Aslına bakarsanız Rule of Rose çok daha iyi bir yapım olabilirdi. Bu harika senaryoya yazık olmuş. Oyunun genelinde bir monotonluğun olması en büyük hayal kırıklığı oldu benim için. Kötü animasyonlar, detaysız mekanlar, vasatın altındaki sesler... Bu tarzda oynayacak başka oyununuz kalmadıysa alın oynayın. Türe yeni başladıysanız Silent Hill 2'den başlayın. Uzun bir bekleyişin sonunda resmen hayal kırıklığı oldu.
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-10-2006, 02:08 PM   #6 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Reservoir Dogs (Playstation 2)
İnceleme


'Kalite kokusu alabilir olduk artık' derken, hala böyle başarısız film oyunlarının çıkması insanı hayli üzüyor. Bu tür projeler materyaline saygısızlıktan, hakaretten başka bir şey ifade etmiyor.

İşte, kara filmlerin en iyi örneklerinden biri olan, Quentin Tarantino imzalı Reservoir Dogs'a da yine aynı şekilde bir hakaret söz konusu.

Teknik açıdan aşırı yetersiz olan oyunda, yumuşatılmış ara videolar ve bazı mekan tasarımları dışında artı verilecek başka herhangi bir teknik özellik yok. Özellikle karakter modellemeleri çok köşeli ve aşırı derecede göze batıyor. Hele bir de araçlı bölümler var ki… Evlere şenlik. Anlayacağınız üzere, RD:TG grafiksel açıdan sınıfta kalıyor. Fakat bir noktaya değinmek istiyorum. Bir bölümde, taradığım mağaza kepenginde açılan deliklerin, 5 dakika sonra yine aynı yerinde olduğunu görmem kendi kendime şunu söyletti: "Keşke yapımcılar oyunun asıl ihtiyacı olan şeyleri es geçmeyip, böyle gereksiz ayrıntılarla uğraşmasaymış. Keşke orman alabilecek bir alana, birkaç çiçek dikmeyle yetinilmeseymiş. "

Filmin bu kadar tutulmasındaki önemli etkenlerden biri olan 70'lerin hit parçaları oyunda da yer alıyor. 'Little Green Bag' ile açılan menü, daha ilk dakikadan oyuncuyu havaya sokmaya yetiyor. Ayrıca araba kullandığımız bölümlerde, radyo kanalı şeklinde hazırlanan seçenekler, bize istediğimiz şarkıyı dinleyebilme imkânı veriyor. Profesyonelce hazırlandığı her halinden belli olan seslendirmeler ve ses efektleri, yapaylıktan uzak, artı getirecek cinsten. Filmdeki bazı repliklerin birebir oyuna aktarılması, an geliyor oyuncuyu film izliyormuş hissine kaptırıyor.

Keşke dediğim bir başka nokta ise kontroller. The Godfather'daki gibi otomatik nişan alma sistemi yerine gayet külfetli bir sistem olan 'crosshair' sistemini kullanan oyun, insanı sinir krizi geçirecek noktaya getirebiliyor. Ancak düşmana yaklaşıldığında 'L1' ile otomatik nişan alınabiliyor.

Oyunda rehine alabiliyoruz. Böylece haklayamayacağımız kadar polisle karşılaştığımızda rehineler sayesinde tehlikeli durumu avantaja çevirebiliyoruz. Fakat rehine alacağımız zaman dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü bizi gören herhangi bir sivil veya polis, alarma basabiliyor veya takviye kuvvet isteyebiliyor. Bu gibi durumlarda imleci koşan kişinin üstüne getirip R2'ye basmanız yeterli. Böylece kişi teslim olmakla beraber, istediğiniz şeyleri de yapıyor. (Kapı açmak, çömelmek vb. ) Aldığınız rehinelerin bazen canını yakmanız gerekebiliyor. Polisler her çağrınızda teslim olmayabiliyor. Bu gibi durumlarda 'X' tuşu ile rehinenize vurun. Böylece polisler silahlarını yere bırakıyor ve teslim oluyorlar.

RD:TG'de önünüze çıkan herkesi öldürebilirsiniz. Zira herhangi bir kod gerektiren elektronik kapıları bile, tek el ateşle aktive edebiliyorsunuz. Fakat oyunda yaptığınız her şey, öldürdüğünüz her kişi bölüm sonu ve oyun geneli olmak üzere ikiye ayrılan kategorilere yansıyor. Bu iki kategoride Hitman'deki gibi profesyonel, iyi, sapık olarak 3 gruba daha ayrılıyor.

Bazı bölümlerde araba sürebiliyoruz. (örnolisten kaçıp, yaralı Bay Turuncuyu buluşma yerine götürmek gibi…) Fakat bu bölümler çok basit olmuş. Oyuncuya sürüş hissini veremiyor. Kullandığımız arabalarda bir nitro tüpü de mevcut. Sağ alt köşedeki bar bir miktar dolduğunda, nitroyu kullanabiliyoruz. Böylece peşimizdeki polisleri atlatabiliyoruz. Fakat polislerden kurtulmanın tek yolu bu değil. İsterseniz, arabadan ateş edip, sorunu kökünden kazıyabilirsiniz. Seçim sizin. Yapacağınız her hareket rütbenize yansıyor.

Oyundaki karakterler ise filmdekilere hiç benzemiyor. Sadece Mr. Blonde Micheal Medson'u biraz da olsa andırıyor. Ne Mr. White, ne Mr. Pink, ne Mr. Blue, ne Mr. Brown ne de Nice Guy Eddie, gerçeğine benzemiyor.

Son zamanlarda çıkan, birbirinden kaliteli film oyunlarından sonra, bazılarının hala işini ciddiye almadığını görmek insanın canını sıkıyor. Ya bu insanlar kör, etrafındaki gelişmeleri görmüyor, ya da 'kolay' para kazanmak için bu işe kalkışıyorlar. The Warriors, Hulk, The Godfather, 007 From Russia with Love, King Kong, Batman Begins gibi kaliteli film oyunları varken Reservoir Dogs zaman kaybı olacaktır. Reservoir Dogs'un notunu veriyor ve klavyemi kırıyorum.
eerol şuan çevrimiçi  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Google Bookmark this Post!Yahoo Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Spurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-11-2006, 03:36 PM   #7 (permalink)
eerol
Super Moderator
 
eerol'ın Avatarı
 
Giriş Tarihi: Jul 2005
Mesajlar: 8,267
Splinter Cell: Double Agent (Playstation 2)
İnceleme


Bundan tam 4 yıl önce piyasaya sürülen Splinter Cell, her gün yeni bir haberle oyunculara “Ben de varım!” demeden, sessiz ama derin bir şekilde raflardaki yerini almıştı. Oyun oldukça kaliteliydi ve tabii oyuncular tarafından hemen benimsendi, Sam Fisher da oyun tarihinin en karizmatik karakterleri arasındaki yerini hemen aldı. Ubisoft’un, Splinter Cell’in altın yumurtlayan tavuk potansiyeline sahip olduğunu anlaması çok uzun sürmedi, ve bir yılın ardından Pandora Tomorrow çıktı. Çoğu insanın görüşü aynıydı, ilkinin neredeyse birebir kopyasıydı.

Ama Splinter Cell’in popülerliği azalacağına, daha da arttı, ve gene bir yıl sonra çıkacak Chaos Theory’nin adımları atılmış oldu. Ubisoft bu sefer hatalarının farkına varmış gibiydi, özellikle grafikler ve yeni özellikler harika gözüküyordu. Oyuncular da, hüsrana uğramadı ve serinin üçüncü bölümü birçok yönden diğer aksiyon yapımlarına göre oldukça üstündü. Ama hala ortada bir sorun vardı, üç oyun da senaryo ve grafikler dışında hala aynıydı, Splinter Cell’in oynanışını değiştirecek, farklı bir adım atılaması gerekiyordu. Ve böylece, Double Agent ortaya çıktı...

Çift kişilikli bir ajan

Serinin dördüncü halkası olan Double Agent, birçok yönden önemli yenilikler vaad eden, ve en önemlisi Splinter Cell serisinin yeni nesile geçiş oyunu. Double Agent ilk olarak X-Box 360 için piyasaya sürüldü, nedeni de, X-Box 360 versiyonunun diğer versiyonlardan grafik ve senaryonun anlatımı dahil nerede tamamiyle farklı olması. Evet, Ubisoft yeni nesil konsolların çıkması şerefine, X-Box 360 kullanıcılarına kıyak geçmiş ve çok daha farklı bir oyun hazırlamış. Ama merak etmeyin, diğer versiyonların aşağı kalır bir yanı yok, hatta senaryonun X-Box 360’dan çok daha iyi anlatıldığı birçok kesim tarafından söylendi. Şimdi bu konuyu bırakıp, yapımın isminin neden Doube Agent olduğuna bir bakalım isterseniz

Dünya, terörist birliklerinin karşı konulamıyan hareketleri sayesinde, artık kimsenin kimseye güvenemediği bir yer haline gelmiştir. Amerika dahil birçok ülke, teröristlere karşı gelememekte, yeni çareler aramaktadırlar. Çok sevip, savgı duyduğumuz Sam Fisher’ın da çalıştığı NSA ortaya yeni bir fikir atar. Sam Fisher’ı önce sıradan sivil bir vatandaş gibi gösterip, terörist birliklerinin içine sokup, onları kendi içlerinden imha etmek istemektedirler. Böylece, Sam Fisher’da bir terörist haline gelip, devlete karşı savaşmak zorunda kalacaktır. Fikir akıllıca olmasına rağmen aslında son derece tehlikeli ve durumu daha da kötüleştirebilecek güce sahiptir.

Tabii, Sam adı JBA olan bu birliğe girince, devlete karşı sürdürdüğü görevlerde masum insanların ölümüne karşı göz yummak zorunda kalacak, hatta kendisi de öldürmek zorunda kalacaktır. Bu da yetmezmiş gibi, diğer teröristlerle arasını iyi tutmalı, devlet için çalıştığına dair ortalıkta hiç bir delil bırakmamalıdır. Yani o şimdi iki farklı tarafiçin çalışmak zorunda olan, “çift kişilikli” bir ajan haline gelmiştir.

Fight Fire with Fire!

Oyunu PS2’ya yerleştirdiğimizde, karşımıza çeşitli bölümlerden oluşan ve biraz da uzun süren bir tanıtım filmi çıkıyor. Sonrasındaysa, önceki Spliter Cell’lerden alışık olduğumuz üzere oyunun çok oyunculu mod’u ve tek kişilik mod’unu seçmemiz için bi ekran çıkıyor. Bundan sonra “Single Player” bölümüne geliyoruz, burda oyundaki araçların ve çeşitli hareketlerin nasıl yapıldığını gösteren çeşitli videolar var. Burdan da, New Game’e tıklıyoruz ve macera başlıyor. Ama bir dakika, ortada bir sorun var! Oyuna girebilmek için neredeyse 5 tane loading süresine katlanabilmeniz lazım. Ve bazı durumlarda bu son derece can sıkıcı olabiliyor, şimdiden uyarayım.

Double Agent’ın ilk bölümü, İzlanda’daki muhtemel bir jeotermal nükleer bomba olasılığına karşı, gizli bir terörist alanında başlıyor ve daha ilk dakikadan, Double Agent bizi şaşırtıyor. Yanımızda, aynen bizim gibi son teknoloji ekipmanlarla donatılmış, emrimize amade ikinci bir ajan daha bulunuyor. Ama merak etmeyin, oyun boyunca sürekli yanımızda bulunmuyor, sadece bazı görevlerde yardım etmesi için tutulmuş bir ajan kendisi. Biz gene, karanlığın tek dostumuz olduğu tek kişilik bir orduyuz merak emeyin.

Bu bölüm, aynı zamanda yapımın Tutorial’ını da oluşturuyor. Abileri gibi, Double Agent’da oldukça geniş bir eğitim bölümüne sahip. Bölüm byunca sağ üstte yapmanız gereken hareketi ve önemli hatırlatmaları izlemeniz için X’e basmanız söyleniyor ve araya öğretici bir video giriyor. Double Agent’da bir nevi dünya turu yapacaksınız. Şangay’ın gökdelenlerinden, Güney Afrika’nın tozlu çöllerine, Meksika’nın “güneş-kum-deniz” üçlemesini bulunduğu yerlerden, dondurucu Rusya’ya kadar, JBA ve devlet için ordan oraya koşuracağız.

Çift çekirdekli ajan?

Senaryonun bazı noktalarında çok kritik kararlar vermeniz gerekecek. Bazı zamanlarda ülkenize bir hiçmiş gibi davranmanız gerekebilecek, yapmadığınız takdirde ne işler çevirdiğiniz dair şüphelenen insanlar ortaya çıkacak. Aslında oyunun tüm gidişatı sizin ellerinizde, isterseniz ciddi anlamda terörist birlikleri için çalışabilecek, ülkenin emrettiği görevleri yapmayabileceksiniz. Eğer bu şekilde karanlık tarafa geçen bir Sam Fisher olursanız, senaryo da buna göre şekillenecek, yapımın sonu tamamı ile size bağlı olacaktır.

Double Agent’ın oynanabilirliği, geçtiğimiz üç oyunla aynı. Sadece göstergeler biraz değişime uğramış durumda, ama görsellik dışında abileriyle tıpatıp aynı. Sam Fisher’l özdeşleşmiş nesnelerden o “üç noktalı” gece görüş kamerası da unutulmamış tabii, termal ve tuzaklara karşı duyarlı görüş özellikleriyle birlikte emrimizde. Tahminimce hepimizin yapmaktan büyük bir zevk aldığı(!), tavandan sarkıp, düşmanı boğazından yakalayıp öldürmek gibi haraketleri de, oyun boyunca kullanmanız gerekecek.

Emeklilik çağına bir hayli yaklaşmış olan Playstation 2, Double Agent’ı şaşırtıcı şekilde, neredeyse hiç takılma olmadan müthiş bir şekilde çalıştırıyor. Özellikle ilk bölüm olan İzlanda’daki batan güneş ve buzların yansıması göze son derece hoş geliyor. Zaten, Ubisoft Splinter Cell serilerinde en azından görsel yönden bizi hiçbir zaman üsrana uğratmadı. Şimdi de, emektar PS2’ya yaptıkları bu grafiklerle alkışı hakediyorlar. Ama tabii, Double Agent’ı birde X-Box 360 ve PC’lerde görmek lazım, eğer “Yeni nesil grafikler nasıl bir şey?” diyenlerdenseniz.

Sam Fisher’ın seslendirmesini her zamanki gibi, inanılmaz karizmatik sesiyle gene Michal Ironside üstlenmiş. Bir filmi seslendirir gibi, stüdyolarda milyon dolarlar harcanarak yapılan seslendirmelerin yanında, müziklerin biraz yavan kaldığını söylemeliyim. Oyunun duraksadığı anlarda, araya giren “teknolojik” bir müzik, son derece hoş olabilirmiş. Ama farkedildiğimiz anlarda araya giren müziğin, beni hala daha bir heyecenlanmamı sayladığını söylemeliyim.

Playstation 2’ye veda

Double Agent her ne kadar, senaryo bakımından önemli yeniliklere sahip olsa da, Splinter Cell gene bildiğimiz Splinte Cell olmuş. Anlayacağınız devrimsel bir yenilik yok. Açıkçası kimsenin de bu kadar yenilikçi bir oyun beklediğini zannetmiyorum; Double Agent yine aksiyon ve gizlilik severlerin yüzünü güldürecek, başarılı bir yapım. Ve muhtemelen Double Agent, PS2 ve X-Box için son Splinter Cell yapımı