|
||
|
|
#1 (permalink) |
|
Special Member
![]() Giriş Tarihi: Jan 1970
Mekan: Galeri Hikmet Kitabevi-Bartın-Amasra
Mesajlar: 777
|
Mekke'ye Giden Yol
[IMG]http://img87.imageshack.us/img87/7146/mek***e3nl.jpg[/IMG]
Yazan:Muhammed ESED 1952 yıllarının başlarında Pakistanın B.M.deki temsilcisi olarak Parise oradan da Newyorka giden Muhammed Esed batı kökenli bir Müslüman olarak dikkatleri toplamıştır. Avrupalı, Amerikalı dost ve tanıdıkları arasında onun İslamiyeti seçiş hikayesi derin bir merak uyandırmaya başlamıştır. Önceleri Esedi Doğulu bir hükümetin özel bir amaçla görevlendirdiği Avrupalı bir uzman yerine koydular. Bu durumda Esed onlar için, hesabına çalıştığı ulusun yaşama biçimini ve geleneklerini dışardan benimsemiş biriydi. Fakat ne zaman ki, B.M.deki etkinlikleri sadece işlevsel olarak değil, aynı zamanda duygusal ve zihinsel olarak da kendini bütünüyle İslam dünyasının politik ve kültürel hedefleriyle özdeşleştirdiğini ortaya koydu, işte o zaman batılı dostları bir çeşit şaşkınlığa düştüler. Onun geçmişini ve geçmişteki deneyimlerini merak edenler bir kitap yazmasını istediler. Mekke,ye Giden Yol, işte isteklerin sonucunda 1954 yılında ortaya çıktı. Bu kitap, çocukluk ve gençlik yıllarının duygusal arayışlarını, gazeteciliğe başladığı dönemlerin sancılarını, 1922;de Doğu dünyasıyla ilk tanışıklığını ve 1936,ya kadar süren Doğu seyahatlerini edebi bir dille anlatıyor. Muhammed Esed, uzun süren seyahatleri boyunca Müslümanlarla kurduğu içsel bağlantıyı ve onlar hakkındaki izlenimlerini ayrıntılarıyla aktarıyor. Cuma günü -Müslümanların bayram günü- Şam da hayatın ritmindeki değişikliği hemen fark edebilirdiniz. Mutlu bir heyecan ve ciddiyet esintisi dolaşırdı yüzlerde. Bizim Avrupadaki Pazar günlerimizi düşünüyorum da, orada herhangi bir şehrin sessiz caddelerini, kepenkleri çekilmiş dükkanlarını... O her bakımdan boş günleri boşluğun yol açtığı can sıkıntısını hatırlıyordum: bu niçin böyleydi? Bunun şimdi daha iyi anlıyordum: çünkü Avrupa halkının büyük bir çoğunluğu, hayatı her gün sırtlarında ağır bir yük olarak taşıyorlardı; Pazar günü bu yükü sırtlarından indirdikleri bir gündü onlar için. Dolayısıyla Pazar günü artık hayatın daha sıcak bir solukla ruhlarda gezindiği bir bayram ve esenlik günü değil, pusuda bekleyen iş günlerinin ağır ve sıkboğaz edici karanlığından kaçıp sığınılar gerçek dışı, aldatıcı bir avuntu bir unutma günüydü. Oysa Araplar için Cuma günü hiç de günlük işlerini unutmak için yaratılmış bir fırsat olarak görülmüyordu. Bu durum hayatın, nimetlerini bu insanların kucağına kolay ve zahmetsizce bırakmasından ileri gelmiyordu şüphesiz; bu durum sadece, bu insanların, işlerini, ne kadar ağır olursa olsun, kendi kişisel arzularıyla zıtlık içinde görmemelerinden, ya da kendi kişisel kaderleriyle gördükleri işi, ruhsal bölünmeye yol açacak biçimde kısır bir çatışmaya sokmamalarından ileri geliyordu. Salt bir iş yapmış olmak için, iş yapmak olgusunun yeri yoktu bu insanların hayatında; tam tersine çalışan insanla, yaptığı iş arasında içsel bir bağ, kesintisiz bir temas vardı. Bu nedenle insan ancak yorulduğu zaman işi bırakmak gereğini duyuyordu. İnsanla işi arasındaki bu barışıklık, çalışma hayatının ya da tüm olarak hayatın tabi seyrinin bir gereği olarak, ancak İslam öğretisiyle sağlanmış olmalıydı. Bu nedenle Cuma gününün zorunlu bir dinlenme günü olduğunu öngören dini bir ilke yoktu. Küçük esnaf ve zanaatçılar, Cuma günü birkaç saat çalıştıktan sonra Cuma namazı için, dükkanlarından ayrılıyorlar; Cuma namazından çıkınca belki bir süre kahvede eş-dostla görüşüp sohbet ediyor, sonra da büyük bir rahatlık içinde birkaç saat daha çalışmak üzere dükkanlarına dönüyorlardı. Bunu herkes hoşnutlukla isteyerek yapıyordu. Yalnız çok az sayıda dükkan kapalıydı ve Cuma saati dışında caddeler her günkü gibi kalabalıktı. İslam, sözcüğün genel geçer anlamıyla bir din olmaktan çok bir hayat tarzı, bir yaşama yöntemiydi. Teolojik bir sistem olmaktan çok, kişisel ve toplumsal davranışlar için öngörülen, Allah inancı ve kulluk duyarlığına dayalı topyekün bir yaşama programıydı. Kuran ın hiç bir ye*rinde Hıristiyanî anlamda bir Kefaret kavramına, bireyle onun kaderi arasına dikilen bir ilk ve kalıtsal günah fikrine rastlamamıştım. Çünkü, kişiye sayinden başkası yoktu Kuran,a göre. Arınmak, Allah,a yaklaşmak için gizli, batıni kapıları zorlamak fikrine götüren bir çilecilik yoktu; çünkü Kuran,a göre arınmışlık, insanın doğuştan getirdiği bir nitelikti; günahsa, Allah,ın herkese doğuştan verdiği fıtri ve olumlu değerlerden kopmak ve uzaklaşmaktan başka bir anlama gelmiyordu. Kuran ın insan do*ğası hakkındaki yargılarında dualizmin izine bile rastlan*mıyordu; onun getirdiği öğretide ruh ve beden ayrımı, yerini tek ve bütünsel insan varlığına bırakıyordu. Kuran,ın yalnız manevi meselelerle değil de, hayatın görünüşte çok önemsiz, günlük ve dünyevi yanıyla da ilgilendiğini görmek, önceleri biraz ürkütmüştü beni; zaman*la anlamaya başladım ki, eğer insan gerçekten ruh ve be*den bütünlüğü içinde yaratılmış bir varlıksa - ki İslam öy*le olduğunu söylüyordu - o zaman insan hayatının hiçbir yanı, din alanının dışına düşecek kadar önemsiz olamaz. Öte yandan Kuran, ona bağlananların, bu dünyadaki hayatın, insan için öngörülen daha yüksek bir varoluş sife*rinin sadece bir parçası olduğunu ve nihai amacın mane*vi bir nitelik taşıdığını unutmalarına asla izin vermiyordu. Maddi başarının arzu edilir olmakla beraber, kendi içinde bir amaç olmadığını söylüyordu; o halde insanın arzu ve hevesleri, soyut anlamda olumlanmakla birlikte, mo*ral değerler ve ahlaki bilinçlilik aracılığıyla sınırlandırıl*malı, denetim altında tutulmalıydı. Sözü edilen bu bilinç*lilik de sadece insanla Allah arasındaki ilişkilere değil in*sanla insan arasındaki ilişkilere de yön vermeliydi; sadece bireyin manevi gelişimini sağlayan koşulların yaratılma*sında değil bütün bir toplumun manevi gelişimini, hayatın hemen herkes tarafından olabildiğince yoğun bir biçimde yaşanmasını sağlayabilecek toplumsal koşulların ya*ratılmasında da bütün parlaklığıyla yansımalıydı... Bütün bunlar, İslam hakkında çok önceleri okuduğum ya da duyduğum şeylerden, entelektüel ve ahlaki düzlem*de çok daha kayda değer şeylerdi. Bu şekliyle İslamın ruh problemine yaklaşımı, Eski Ahidinkinden çok daha derin ve anlamlıydı; üstelik onun, Eski Ahid gibi, özel bir kavimden yana koyduğu herhangi bir tercihi de yoktu. Ten problemine yaklaşımı ise, Yeni Ahidinkinin tersine son derece olumluydu. Ruh ve ten, insanın Allahın bah*şettiği, Allahın eseri olan hayatının ikiz yüzleri olarak, tek bir kaide üzerinde, yükseliyor ve bizim varoluşu bir bütün*lük içinde hissetmemize elverecek biçimde, her biri, hayatı kendi çizgileriyle yansıtıyorlar. Araplarda uzun süreden beri hissettiğim duygusal güvenlilik de acaba, diye soruyordum kendi kendime, bu öğretinin eseri değil miydi? Bu kitapta bir kişinin İslamiyete adım adım girişinin hikayesini, duygusal ve edebi bir anlatımla bulabilirsiniz. Yayınevi : İnsan Yayınları Fiatı:15.60.ytl Çeviren : Cahit Koytak Basım Yeri ve Tarihi : İstanbul Sayfa Sayısı : 483 Boyutları : 13 x 20 cm Kapak türü : Karton Kapak Dili : Türkçe Orjinal adı : The Road to Mecca ISBN : 975773246x
__________________
ÇEŞM-İ CİHAN AMASRA (Dünyanın gözbebeği Amasra)
|
|
|
|
| Faydalı Linkler |
![]() |
| Konu araçları | |
|
|
| Desteklediklerimiz | |
| Atabb Forum, TVPano Forum, Xyeni | |